Fikirler | Veganlığın Tarihi | Bölüm 2
Hayvanları Korumaktan Hayvan Kullanımını Sorgulamaya
İlk Hayvan Koruma Yasaları: Kim, Neye Karşı Korundu?
19. yüzyılın başında Britanya’da hayvanlara yönelik kötü muamelenin ilk kez ulusal yasalarla sınırlandırılması, hayvanların hukuk içindeki konumunda önemli bir değişime işaret etti. Ancak bu yasaları hayvan refahından hayvan haklarına doğru ilerleyen kesintisiz bir sürecin başlangıcı olarak görmek yanıltıcı olur. İlk düzenlemeler bütün hayvanları korumuyor, hayvanların insan amaçları için kullanılmasını sorgulamıyor ve yalnızca belirli kötü muamele biçimlerini suç sayıyordu.

1822’de kabul edilen ve Richard Martin’in adıyla anılan Cruel Treatment of Cattle Act, Britanya’daki ilk modern hayvan koruma yasası olarak bilinir. Yasa; at, kısrak, katır, eşek, öküz, inek, düve, sığır ve koyun gibi ağırlıklı olarak tarımda ve taşımacılıkta kullanılan hayvanlara yönelik zalimce davranışları cezalandırıyordu. Ancak hayvanların kapsamı o kadar dar tanımlanmıştı ki boğaların bile yasaya dahil olup olmadığı tartışma konusu oldu. Köpekler, kediler, kuşlar ve pek çok başka hayvan da bu ilk düzenlemenin dışında kalıyordu.
Yasanın koruduğu şey, hayvanların yaşamları veya özgürlükleri üzerinde sahip oldukları bir hak değildi. Hayvanlar hukuken insanlara ait birer mülk olmaya devam ediyor; yiyecek üretiminde, taşımacılıkta ve diğer amaçlarla kullanılmaları meşru kabul ediliyordu. Suç sayılan, bu kullanımın kendisi değil, kullanım sırasında “gereksiz” veya dönemin ölçülerine göre aşırı görülen acının ortaya çıkmasıydı. Hangi acının gerekli, hangisinin gereksiz olduğuna ise hayvanın değil, onu kullanan insanların çıkarları doğrultusunda karar veriliyordu. (Anderson, 2012)
1824’te Richard Martin, din insanı Arthur Broome, kölelik karşıtı William Wilberforce ve Lewis Gompertz’in de aralarında bulunduğu bir grup, Hayvanlara Zulmü Önleme Derneğini kurdu. Daha sonra Kraliyet Hayvanlara Zulmü Önleme Derneği adını alacak olan RSPCA, yasaların uygulanması için dava açıyor, kamuoyunu bilgilendiriyor ve yeni düzenlemeler yapılmasını savunuyordu.
1835’te kabul edilen yeni yasa, korumayı boğalar ve köpekler gibi başka hayvanlara genişletti; boğa, ayı, porsuk ve köpeklerin dövüştürüldüğü gösterileri yasakladı. 1849 tarihli düzenleme ise hayvanları dövmek, aşırı yüklemek, kötü kullanmak ve işkence etmek gibi eylemlere ilişkin hükümleri bir araya getirerek cezaları güçlendirdi.
Bunlar hayvanlara yönelik bazı şiddet biçimlerini görünür ve cezalandırılabilir hâle getiren önemli değişikliklerdi. Fakat yasaların seçici bir toplumsal yönü de vardı: Boğa ve ayı dövüşleri gibi daha çok işçi sınıfıyla ilişkilendirilen eğlenceler yasaklanırken, üst sınıfların tilki avcılığı ve kuş avlama gibi faaliyetleri uzun süre aynı müdahaleyle karşılaşmadı. Hayvanları koruma düşüncesi böylece kimi zaman sınıfsal bir “medenileştirme” projesiyle iç içe geçti: Alt sınıfların hayvan kullanım biçimleri barbarlık olarak tanımlanırken, seçkinlerin faaliyetleri gelenek veya spor adı altında korunabildi. (Ritvo, 1987; Tichelar, 2011)
Dolayısıyla ilk hayvan koruma yasaları salt bir ilerleme öyküsü anlatmıyor. Bir yandan hayvanlara yapılanların kamusal ve hukuki bir mesele olduğunu kabul ediyor, diğer yandan insanlara hayvanları kullanma yetkisi veren temel ilişkiyi koruyorlardı. Hayvanların hangi amaçla kullanılabileceği değil, bu kullanım sırasında insan toplumunun ne kadar acıyı kabul edilebilir sayacağı tartışılıyordu.
Lewis Gompertz: Kötü Muameleden Kullanımın Kendisine

İlk hayvan koruma hareketinin içinde, bu sınırların çok daha ötesine geçen düşünceler de bulunuyordu. Bunların en önemli temsilcilerinden biri, yazar, mucit ve aktivist Lewis Gompertz’di.
Gompertz, 1824’te yayımlanan Moral Inquiries on the Situation of Man and of Brutes adlı eserinde hayvanlara yalnızca daha iyi davranılması gerektiğini savunmadı. İnsanların hayvanları öldürmeye, bedenlerinden yararlanmaya ve kendi amaçları için çalıştırmaya hakları olup olmadığını sorguladı. Ona göre hissedebilen bir hayvanın kendi bedeni üzerindeki hakkı, başka birinin o bedeni kullanma iddiasından daha güçlüydü.
Bu yaklaşım, dönemin hayvan koruma anlayışından önemli ölçüde ayrılıyordu. Gompertz et tüketiminin yanı sıra süt, yumurta, deri, yün ve ipek kullanımına da karşı çıktı. Atların ulaşım ve ağır işlerde kullanılmasını sorguladı; hayvan emeğinin yerini alabilecek mekanik araçlar tasarlamaya çalıştı. Böylece hayvanlara yönelik kaygıyı tek tek zalim davranışlarla sınırlamadı; gündelik hayatın normal kabul edilen kullanımlarına kadar genişletti. (Gompertz, 1824)
Gompertz aynı zamanda 1824’te kurulan Hayvanlara Zulmü Önleme Derneğinin kurucuları arasındaydı ve derneğin ayakta kalması için uzun süre önemli sorumluluklar üstlendi. Ancak derneğin 1830’ların başında açıkça Hristiyan bir kimlik benimsemesi, Yahudi olan Gompertz’i fiilen dışarıda bıraktı. Gompertz bunun üzerine dernekten ayrıldı ve mezhepsel olmayan Animals’ Friend Society’yi kurdu.
Bu ayrılık yalnızca kişisel veya dinsel bir anlaşmazlık değildi. Erken hayvan koruma hareketinin kimler tarafından temsil edilebileceğine ve hayvanlara yönelik ahlaki kaygının belirli bir dinî çerçeveye bağlanıp bağlanamayacağına ilişkin bir gerilimi de açığa çıkarıyordu. Gompertz’in düşüncesi, hayvanları korumayı insanın merhametine dayanan bir yardım faaliyeti olmaktan çıkarıp adalet ve hak meselesi olarak kurmaya yaklaşıyordu.
Yine de Gompertz’i doğrudan bugünkü anlamıyla bir vegan aktivist olarak tanımlarken dikkatli olmak gerekir. “Vegan” sözcüğü henüz ortaya çıkmamış, bu düşünceleri ortak bir ad altında savunan bağımsız bir hareket kurulmamıştı. Fakat Gompertz’in hayvanların yiyecek, giysi, ulaşım ve deney aracı olarak kullanılmasına yönelttiği bütünlüklü eleştiri, daha sonra vegan hareket içinde geliştirilecek birçok argümanı şaşırtıcı ölçüde önceledi.
Örgütlü Vejetaryen Hareketin Doğuşu
19. yüzyılın ortasında Britanya’da etten kaçınmayı savunan dağınık dinsel, etik ve sağlık temelli çevreler örgütlü bir harekete dönüşmeye başladı. Bible Christian Church üyeleri, Alcott House çevresi ve Truth-Tester dergisinin okurları bu oluşumda etkiliydi.

1847’de Alcott House’ta düzenlenen toplantının ardından, aynı yılın 30 Eylül’ünde Vegetarian Society kuruldu. Böylece “vejetaryen” sözcüğü yalnızca belirli bir beslenme biçiminin değil, yayınları, toplantıları ve üyelik yapısı bulunan örgütlü bir hareketin adı hâline geldi. Topluluk, etten kaçınmanın uygulanabilir olduğunu göstermeye, vejetaryenliği yaygınlaştırmaya ve bu yaşam biçimini sürdüren insanlar arasında dayanışma kurmaya çalıştı. (Vegetarian Society, “History”)
Ancak örgütlü vejetaryen hareket ortak ve değişmez bir etik anlayışa sahip değildi. Bazı üyeler hayvanların öldürülmesine karşı çıkarken, bazıları vejetaryenliği sağlık, ölçülülük, dinsel arınma veya insan bedeninin “doğal” beslenmesine ilişkin görüşlerle savunuyordu. Yumurta, süt ve balın tüketilip tüketilemeyeceği konusunda da başından itibaren görüş ayrılıkları vardı.
Vejetaryen hareketin doğuşu, hayvan kullanımının bütünüyle reddedildiği anlamına gelmiyordu. Et tüketiminin karşısına çıkan bir hareket oluşmuştu, ancak hayvanların süt ve yumurta üretiminde kullanılması veya bedenlerinden elde edilen diğer ürünlerin tüketilmesi çoğunluk tarafından kabul edilmeye devam ediyordu. Hayvanların öldürülmesine itiraz etmekle, onların insan amaçları için yetiştirilmesine ve kullanılmasına itiraz etmek henüz aynı politik çerçevede buluşmamıştı.
Öte yandan örgütlü hareket, bu tartışmaların sürdürülebileceği bir kamusal alan da yarattı. Dergilerde yayımlanan yazılar, konferanslar ve karşılıklı eleştiriler sayesinde vejetaryenliğin sınırları tartışılmaya başladı. “Et yememek yeterli mi?” sorusu, ilerleyen yıllarda süt ve yumurta üretiminin de sorgulanmasına zemin hazırlayacaktı.
Deney Karşıtı Hareketin Doğuşu
19. yüzyılın ikinci yarısında hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin yaygınlaşması, Britanya’daki en güçlü hayvan koruma mücadelelerinden birini ortaya çıkardı. Özellikle canlı hayvanlar üzerinde cerrahi işlemler yapılması anlamına gelen viviseksiyon, bilimsel ilerlemenin sınırları ve hayvanlara karşı sorumluluk üzerine yoğun bir kamusal tartışma yarattı.

Bu hareketin örgütlenmesinde kadınlar belirleyici bir rol oynadı. Yazar ve feminist Frances Power Cobbe, 1875’te daha sonra National Anti-Vivisection Society adını alacak olan Victoria Street Society’yi kurdu. Cobbe deneylerin yalnızca daha iyi denetlenmesini değil, hayvanların bilimsel amaçlarla kullanılmasına son verilmesini savunan bir örgütlenmenin de öncülüğünü yaptı.
Bu dönemde kadınlar siyasal kurumlarının büyük bölümünden dışlanmış olsalar da dilekçe kampanyalarında, yardım derneklerinde, yayıncılıkta ve yerel örgütlenmelerde önemli deneyim kazanmışlardı. Deney karşıtı hareket, kadınların bilimsel otoriteyi, erkek egemen kurumları ve kendileri adına konuşma hakkını ellerinde tutan meslek çevrelerini sorgulayabildikleri politik alanlardan biri oldu.
Kadın hareketi ile deney karşıtlığı arasında tek ve sorunsuz bir birlik de yoktu. Bütün feministler deney karşıtı olmadığı gibi bütün deney karşıtları da kadınların eşitliğini savunmuyordu. Ancak Frances Power Cobbe, Anna Kingsford, Charlotte Despard ve Lizzy Lind af Hageby gibi isimlerin çalışmalarında kadınların, hayvanların ve başka toplumsal grupların bedenleri üzerinde kurulan otorite arasında çeşitli bağlar kuruldu.
Kamuoyu baskısının ardından 1876’da kabul edilen Cruelty to Animals Act, hayvan deneylerini ruhsata bağladı ve belirli durumlarda anestezi kullanılmasını öngördü. Bu, canlı hayvanlar üzerinde yapılan deneyleri düzenleyen ilk ulusal yasalardan biriydi. Ancak yasa deneyleri yasaklamadı; onları devlet tarafından izin verilen bir uygulamaya dönüştürdü. Yalnızca omurgalı hayvanları kapsıyor, araştırmacılara çeşitli istisnalar tanıyor ve dava açılmasını İçişleri Bakanının onayına bağlıyordu. Bazı deney karşıtları bu nedenle yasayı bir koruma önlemi değil, viviseksiyona yasal meşruiyet sağlayan bir “viviseksiyoncu imtiyazı” olarak değerlendirdi. (Hamilton, 2004; Birleşik Krallık Parlamentosu, 1876)
İlk hayvan koruma yasalarında ortaya çıkan temel gerilim burada yeniden görülüyordu: Düzenleme, hayvanların kullanılmasını sona erdirmiyor; hangi koşullarda kullanılabileceklerini belirliyordu. Mücadele ise giderek “Deneyler nasıl yapılmalı?” sorusundan “Hayvanları deneylerde kullanmaya hakkımız var mı?” sorusuna yöneliyordu.
Brown Dog (Kahverengi Köpek) Olayı

Deney karşıtı hareketin feminist örgütlenme, işçi sınıfı siyaseti ve kamusal protestoyla kesiştiği en çarpıcı olaylardan biri, 1903 ile 1910 yılları arasında Londra’yı etkileyen Brown Dog olayıydı.
İsveçli feministler Lizzy Lind af Hageby ve Leisa Schartau, hayvan deneylerini doğrudan gözlemleyebilmek için 1902’de London School of Medicine for Women’a kaydoldu. Okudukları okulda viviseksiyon yapılmıyordu; ancak öğrenciler başka üniversitelerdeki derslere ve deney gösterilerine katılabiliyordu. İki kadın bu derslerde gördüklerini kaydetti ve notlarını 1903’te The Shambles of Science adıyla yayımladı.
Tartışmanın merkezinde University College London’da deneylerde kullanılan kahverengi bir köpek vardı. Köpek daha önce bir cerrahi işlem geçirmiş, aylar sonra yeniden açılmış ve sinirleri üzerinde bir gösteri yapılmasının ardından öldürülmüştü. Lind af Hageby ve Schartau, köpeğin yeterince uyuşturulmadığını ve işlemlerin 1876 tarihli yasayı ihlal ettiğini savundu. Deneyi gerçekleştiren William Bayliss ise köpeğin anestezi altında olduğunu ileri sürdü. Bayliss, iddiaları kamuoyuna taşıyan deney karşıtı Stephen Coleridge’e hakaret davası açtı ve davayı kazandı.
Mahkeme kararı tartışmayı sona erdirmedi. Deney karşıtları köpeğin ve deneylerde öldürülen diğer hayvanların anısına Battersea’de bir anıt yaptırdı. 1906’da açılan anıtta bronz bir köpek heykelinin yanı sıra insanlar için bir çeşme ve köpeklerle atların su içebileceği bir yalak bulunuyordu. Anıtın üzerindeki yazı, hayvan deneylerini ve bu deneylere izin veren toplumu açıkça suçluyordu:
Kahverengi Teriyerin Anısına
Şubat 1903’te University College laboratuvarlarında, iki aydan uzun süren dirikesimlere maruz bırakıldıktan ve bir dirikesimciden diğerine devredildikten sonra öldürülen kahverengi teriyerin anısına…
Ta ki ölüm, onu çektiği acılardan kurtarana kadar.
Ayrıca 1902 yılı boyunca aynı yerde üzerlerinde dirikesim uygulanan 232 köpeğin anısına…
İngiltere’nin kadınları ve erkekleri,
bunlar daha ne kadar sürecek?
Heykel kısa sürede bilimsel otorite ile deney karşıtı hareket arasındaki çatışmanın simgesine dönüştü. Tıp öğrencileri heykelin kaldırılması için gösteriler düzenledi ve heykele zarar vermeye çalıştı. Heykeli korumak için polis görevlendirildi. 1907’de yüzlerce tıp öğrencisinin katıldığı eylemler, polisle ve heykeli savunan gruplarla çatışmalara dönüştü.
Brown Dog’u savunanlar arasında deney karşıtı aktivistlerin yanı sıra kadınların oy hakkını savunanlar, sosyalistler, sendikacılar ve Battersea’nin işçi sınıfından insanlar bulunuyordu. Her grubun hayvan deneylerine karşı çıkma gerekçesi aynı değildi. Ancak küçük bir köpeğin bedeni üzerinde yaşananlar; bilimsel seçkinlerin gücü, devletin kimleri koruduğu, işçi sınıfının deneylerde kullanılma korkusu ve kadınların erkek egemen tıp kurumlarıyla karşılaşması gibi daha geniş tartışmalarla birleşti.
Bu kesişimleri romantikleştirmemek gerekir. Hayvanların deneylerde kullanılmasına itiraz etmek, bütün katılımcıların türcülüğe veya başka hayvan kullanım biçimlerine karşı olduğu anlamına gelmiyordu. Yine de Brown Dog olayı, hayvanlara yönelik şiddetin özel laboratuvarların duvarları içinde kalmadığını ve farklı toplumsal mücadelelerin konusu hâline gelebildiğini gösterdi. (Lansbury, 1985; Kean, 2003)

Battersea Belediyesi, uzun süren tartışmaların ardından heykeli 1910’da gece saatlerinde ve polis koruması altında kaldırdı. On binlerce kişinin imzaladığı dilekçeye rağmen ilk heykel bir daha yerine konmadı. Bugün Battersea Parkı’nda bulunan heykel ise 1985’te yapılan yeni bir anıt. Tarihçi Hilda Kean, ilk heykelin meydan okuyan kamusal niteliğine karşılık yeni heykelin daha çok zararsız bir evcil hayvan tasviri gibi göründüğüne dikkat çeker. Bu değişim, rahatsız edici bir politik simgenin zamanla güvenli bir tarihsel hatıraya dönüştürülmesinin de örneğidir.
Brown Dog olayı hayvan deneylerini sona erdirmedi. Fakat deneylerin yalnızca bilim insanlarının karar vereceği teknik bir konu olmadığını; hayvanların bedenleri üzerinde kurulan yetkinin toplum tarafından sorgulanabileceğini görünür kıldı.
Etin Ötesinde: Süt ve Yumurta Tartışmaları
Hayvansal gıdaların bütünüyle dışlanmasını savunan yayınlar da 20. yüzyıldan çok önce ortaya çıkmıştı. Amerikalı yazar ve toplumsal reformcu Asenath Nicholson’ın 1835’te yayımlanan Nature’s Own Book adlı eseri, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk vejetaryen yemek kitabı kabul edilir. Nicholson süt ürünlerinin tüketilmesine karşı çıkmasına rağmen kitapta bu ürünleri içeren bazı tarifler de bulunuyordu. Bu nedenle eser, bugünkü anlamıyla tamamen vegan bir yemek kitabı değildi.
Buna karşılık 1849’da Londra’da yayımlanan Kitchen Philosophy for Vegetarians, bilinen ilk hayvansal ürünsüz yemek kitabı olabilir. Dönemin Vegetarian Advocate dergisinde yayımlanan bir değerlendirmede kitabın tariflerinden “tereyağı ve yumurtanın dışlandığı” belirtiliyordu. Anonim yayımlanan ve günümüze ulaşmış bir nüshası bilinmeyen eser Asenath Nicholson’a atfediliyor. Dolayısıyla hem içeriği hem de yazarlığı hakkındaki bilgilerimiz, büyük ölçüde dönemin yayınlarında yer alan kayıtlara dayanıyor.
20. yüzyılın başına gelindiğinde Britanya’daki vejetaryen hareket içinde bu tartışma giderek daha açık biçimde gündeme gelmeye başlamıştı: Hayvanların öldürülmesine karşı çıkılıyorsa süt ve yumurta üretimi neden kabul ediliyordu?
1909 ile 1912 yılları arasında The Vegetarian Messenger and Health Review dergisinde bu konuda yoğun bir tartışma yürütüldü. Bazı yazarlar süt üretiminin hayvanların üremesinin denetlenmesine, yavruların annelerinden ayrılmasına ve ekonomik verimlilikleri azaldığında ineklerin öldürülmesine dayandığını belirtiyordu. Benzer biçimde yumurta üretiminin de tavukların ve ekonomik değer taşımayan erkek civcivlerin yaşamları üzerinde kurulan denetimden ayrı düşünülemeyeceği savunuldu.
Bu itirazlara karşılık bazı vejetaryenler, süt üretiminin hayvanlar “iyi koşullarda” tutulduğu sürece etik olabileceğini ileri sürdü. Yavruların erken ayrılması ve erkek buzağıların öldürülmesi gibi uygulamalar kimi zaman üretimin kaçınılmaz yan etkileri olarak kabul edildi. Böylece hayvan refahı ile hayvan kullanımının kaldırılması arasındaki ayrım, vejetaryen hareketin kendi içinde de belirginleşmeye başladı. Tartışma artık yalnızca hayvanların acı çekip çekmediğiyle değil, onların bedenleri ve üreme süreçleri üzerinde insanlar adına söz sahibi olunup olunamayacağıyla ilgiliydi. (Leneman, 1999)

1910’da Rupert H. Wheldon’ın No Animal Food adlı kitabı yayımlandı. Kitap, et ve balığın yanı sıra süt ile yumurtayı da dışarıda bırakan bir beslenme biçimini savunuyor ve tamamen bitkisel tarifler sunuyordu. Wheldon, süt üretiminin hayvanların öldürülmesinden bağımsız olmadığını açıkça dile getirdi. Kitabın varlığı, “vegan” sözcüğü henüz kullanılmasa da bütün hayvansal gıdalardan kaçınmanın kuramsal bir iddianın ötesinde, uygulanabilir bir gündelik pratik olarak ele alındığını gösteriyordu. (Wheldon, 1910)
Bununla birlikte bu görüş, vejetaryen hareket içinde uzun süre azınlıkta kaldı. Süt ve yumurta tüketmeyenler “katı vejetaryen”, “tam vejetaryen” veya “süt ürünü tüketmeyen vejetaryen” gibi farklı ifadelerle anılıyordu. Ortak bir adın bulunmaması, yalnızca dilsel bir eksiklik değildi. Bu insanların kendilerini ayrı bir hareket olarak örgütleyip örgütlemeyecekleri ve hayvan kullanımının bütününe ilişkin ortak bir ilke geliştirip geliştiremeyecekleri henüz belirsizdi.
19. yüzyılın başında hayvanlara yapılan bazı zalimce davranışların yasaklanmasıyla başlayan bu dönem, bir yüzyıl sonra çok daha temel bir tartışmaya ulaşmıştı. İlk yasalar “Hayvanları kullanırken ne kadar acıya izin verilebilir?” sorusuna cevap ararken; Gompertz, deney karşıtları ve süt ile yumurtayı reddeden vejetaryenler farklı biçimlerde “Hayvanları kendi amaçlarımız için kullanmaya hakkımız var mı?” sorusunu gündeme getirdi.
Bu iki yaklaşım birbirinin yerini sırayla alan tarihsel aşamalar olmadı. Hayvanların daha iyi koşullarda kullanılmasını savunan refah yaklaşımı ile hayvan kullanımının kendisini sorgulayan yaklaşım, hareketin tarihi boyunca yan yana varlığını sürdürdü. 1944’te “vegan” sözcüğünün ve bağımsız bir vegan örgütünün ortaya çıkacağı zemin de bu uzun süreli gerilim içinde oluştu.
Sonraki bölüm: Veganlığın Adını Koymak ve Tanımlamak
Kaynakça
Anderson, J. L. (2012). The origins and efficacy of private enforcement of animal cruelty law in Britain. Drake Journal of Agricultural Law, 17(2).
Gompertz, L. (1824). Moral inquiries on the situation of man and of brutes. Westley & Parrish.
Hamilton, S. (2004). Animal welfare and anti-vivisection, 1870–1910: Nineteenth-century woman’s mission. Routledge.
Kean, H. (1998). Animal rights: Political and social change in Britain since 1800. Reaktion Books.
Kean, H. (2003). An exploration of the sculptures of Greyfriars Bobby and the Brown Dog. Society & Animals, 11(4), 353–373.
Lansbury, C. (1985). The old Brown Dog: Women, workers, and vivisection in Edwardian England. University of Wisconsin Press.
Leneman, L. (1999). No animal food: The road to veganism in Britain, 1909–1944. Society & Animals, 7(3), 219–228.
Ritvo, H. (1987). The animal estate: The English and other creatures in the Victorian age. Harvard University Press.
Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals. (t.y.). Our history.
The Vegetarian Society. (t.y.). History.
Tichelar, M. (2011). “A blow to the men in Pink”: The RSPCA and opposition to hunting in the twentieth century. Rural History, 22(1), 89–113.
Wheldon, R. H. (1910). No animal food: And nutrition and diet with vegetable recipes. C. W. Daniel.