Hayvanlara karşı sorumluluklarımız / Bölüm 2
02 · Üretim ve ticarete karşı
Satın almak yerine neden yuvalandırmayı savunuyoruz?
Bir hayvanla birlikte yaşamaya karar verdiğimizde, bakımımıza ihtiyaç duyan bir hayvana yuva açabiliriz. Hayvan satın almak ise hayvanların üretilip fiyatlandırıldığı ve alınıp satıldığı bir ilişkiye katılmak anlamına geliyor. Bu ilişkide hayvanın yaşamı, bedelini ödeyen kişinin kararlarına bırakılıyor; görünüşü, yaşı ve soyu gibi özellikleri de satış değerini belirliyor.
Hayvanlar, parasını ödeyerek sahip olabileceğimiz eşyalar değil. Bir hayvanı satın aldıktan sonra sevmemiz ve ona iyi bakmamız, alınıp satılmasını haklı kılmıyor. Ödediğimiz para, satıcı açısından bu ticaretin devam etmesini ve başka hayvanların da satış için üretilmesini destekliyor.
Üretimin küçük bir yerde yapılması veya üreticinin hayvanlarla yakından ilgilenmesi de temel sorunu ortadan kaldırmıyor. “Güvenilir üretici”, “aile ortamında büyütülmüş” ya da “sevgiyle yetiştirilmiş” gibi ifadeler, hayvanların insanların taleplerini karşılamak için dünyaya getirildiği ve devredildiği gerçeğini değiştirmiyor. Hayvanların kullanılmama hakkını tanımak, üretim ve satışın sona ermesini savunmayı gerektiriyor.
Para alınmadan yavruların dağıtılması durumunda da yeni hayvanlar üretmeye ilişkin sorumluluğumuz devam ediyor. “Yavrulara bakacak kişiler hazır” düşüncesi, insanların kontrolüne ve bakımına bağımlı yeni yaşamlar oluşturmak için yeterli bir gerekçe değil. Üstelik güvenli bir yuvaya ihtiyaç duyan mevcut hayvanların bakımını üstlenme olanağımız zaten var.
Yuvalandırmada ise çıkış noktamız, hâlihazırda yaşayan bir hayvanın ihtiyaçlarını karşılamak ve yaşamını güvence altına almak. Bu nedenle yalnızca istediğimiz görünüşe veya yaşa odaklanmak yerine, hangi hayvanın bakımını uzun vadede üstlenebileceğimizi düşünmeliyiz. Yaşam alanımızı, zamanımızı, maddi olanaklarımızı ve birlikte yaşadığımız diğer hayvanların ihtiyaçlarını değerlendirmek, güvenli bir yuva oluşturmanın parçası.
Daha önce bir hayvan satın almış olabilirsiniz. Bugün bu ilişkinin sorunlarını görmek, birlikte yaşadığımız hayvana karşı sorumluluğunuzu azaltmaz. Onun bakımını yaşamı boyunca sürdürmeli; bundan sonra hayvan satın almamalı, üretmemeli ve olanaklarımız doğrultusunda yuva arayan hayvanlara destek olmalıyız.
“Değerli cins” ve “safkan” gibi ifadeler neden sorunlu?
Hayvanlar hakkında konuşurken kullanılan “değerli cins”, “safkan”, “özel üretim” veya “kaliteli yavru” gibi ifadeler, onları soylarına ve görünüşlerine göre sıralıyor. Belirli özelliklere sahip hayvanlar daha çok istenir ve daha yüksek fiyatlarla satılırken diğerleri daha az değerliymiş gibi sunuluyor. Oysa bir hayvanın yaşamının değeri, soyundan, tüylerinin renginden veya insanların onu ne kadar çekici bulduğundan kaynaklanmıyor. Her hayvanın yaşamı kendisi için önemli.
Bugün “cins” olarak adlandırılan pek çok kedi ve köpek ırkı, insanların belirli görünüşleri veya davranışları elde etmek için kuşaklar boyunca yaptığı seçici üretimle şekillendi. Daha basık bir yüz, daha küçük bir beden veya belirli bir tüy yapısı gibi özellikler, hayvanın kendi ihtiyaçlarından bağımsız olarak üretimin hedefi hâline getirildi.
Bu beklentiler hayvanların sağlığına da zarar verebiliyor. Örneğin basık yüzlü köpeklerde solunum güçlükleri ve göz sorunları görülebiliyor; İran kedilerinin basık yüz yapısı da göz ve diş sorunlarıyla ilişkilendiriliyor. İnsanların sevimli bulduğu bir özellik, hayvan için gündelik yaşamını zorlaştıran bir bedensel sorun anlamına gelebiliyor.
Ancak üretime karşı çıkmamızın tek gerekçesi sağlık sorunları değil. Sağlıklı doğacak olsa bile bir hayvanı istediğimiz görünüşe veya işleve sahip olması için üretmek, onun yaşamını kendi beklentilerimize göre düzenlemek anlamına geliyor. Hayvanları beğenilerimize göre tasarlayıp çoğaltabileceğimiz varlıklar olarak görmeye son vermeliyiz.
Bu yaklaşım, belirli bir ırktan olan ve hâlihazırda yaşayan hayvanları dışlamayı gerektirmiyor. Terk edilmiş veya yuva arayan bir hayvanın bakımını üstlenirken onun da diğer hayvanlarla aynı ahlaki değere sahip olduğunu gözetmeliyiz. Sağlık sorunları varsa ihtiyaç duyduğu bakımı sağlamalı; görünüşünü överek aynı özelliklerde yeni hayvanların üretilmesine yönelik talebi teşvik etmemeliyiz.
Kullandığımız dil de bu sorumluluğun bir parçası. Hayvanları “değerli”, “kaliteli” veya “üstün” diye sınıflandırmak yerine, onları tanımamıza ve bakımlarını üstlenmemize yardımcı olan ihtiyaçlarından, alışkanlıklarından ve ilişkilerinden söz etmeliyiz.
“Egzotik” hayvanları evde beslemek neden yanlış?
Kertenkeleler, iguanalar, yılanlar ve maymunlar gibi hayvanlar, farklı görünüşleri veya ilgi çekici davranışları nedeniyle satın alınıp evlerde tutulabiliyor. “Egzotik hayvan” ifadesi de onları insanların merakına ve beğenisine göre tanımlıyor. Bir hayvanın bize sıra dışı görünmesi, onu satın alma, kapatma veya sergileme hakkı vermiyor.
Bir hayvanın insanlara alışması, elden beslenmesi veya esaret altında doğması, evcilleştirilmiş olduğu anlamına gelmez. İnsanlarla temas kurabilmesi de yaşamının bir ev, kafes veya teraryumla sınırlandırılmasını kabul ettiği anlamına gelmiyor. Hayvanın kaçmaması veya bize karşı koymaması üzerinden bu ilişkinin onun için uygun olduğu sonucuna varamayız.
Bu hayvanların hareket etme, çevrelerini keşfetme, saklanma ve kendi türlerine özgü ilişkiler kurma olanakları, insanların onlar için hazırladığı alanlarla sınırlandırılıyor. Yaşam alanını hayatta kalmasına yetecek biçimde düzenlemek, hayvanın bütün ihtiyaçlarını karşıladığımız anlamına gelmez. Onun yaşamını değerlendirirken ne kadar ilginç göründüğüne veya bize ne kadar alıştığına değil, kendi ihtiyaçlarına ve özgürlüğüne bakmalıyız.
“Doğadan yakalanmadı, üretim yerinde doğdu” savunması da temel sorunu ortadan kaldırmıyor. Hayvanı satış amacıyla üretmek, yaşamını daha başlangıçtan insanların isteklerine bağlı hâle getiriyor. Doğadan yakalamaya karşı çıkarken esaret altında üretimi kabul etmek, aynı kullanım ilişkisinin sürmesine izin veriyor. Hayvanları merakımızı gidermek, evimizi farklılaştırmak veya sosyal medyada ilgi çekmek için edinmemeliyiz.
Bu nedenle böyle bir hayvanla karşılaştığımızda onu satın alarak “kurtarmayı” da çözüm olarak görmemeliyiz. Satıcıya yapılan her ödeme, aynı ticaretin başka hayvanlarla sürdürülmesini destekler. Kurtarma ve bakım çalışmaları, hayvan ticaretine talep yaratmadan yürütülmeli.
Hâlihazırda esaret altında bulunan, terk edilmiş veya ticaretten kurtarılmış hayvanlara karşı ise bakım sorumluluğumuz var. Bu hayvanları gelişigüzel doğaya bırakmamalıyız. Doğaya dönebilmelerinin uygun olup olmadığı, türlerini ve durumlarını bilen uzmanlar tarafından değerlendirilmeli; dönemeyenler için ihtiyaçlarına uygun, ticari kullanım ve üretim içermeyen güvenli bakım koşulları sağlanmalı.