Fikirler | Veganlığın Tarihi | Bölüm 4

Endüstriyel Hayvan Kullanımı ve Yeni Hayvan Hareketinin Doğuşu

Vegan Society’nin kuruluşu, hayvanların insan amaçları için kullanılmasına karşı açık bir ilkenin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Ancak bu düşünce, savaş sonrasındaki hayvan hareketinin tamamına yön veren ortak bir programa dönüşmedi. Tam tersine, 20. yüzyılın ikinci yarısında hayvan kullanımı daha büyük, daha mekanik ve daha kapalı sistemler içinde örgütlenirken hareketin neyi hedeflemesi gerektiğine ilişkin ayrımlar da belirginleşti.

Hayvanların yiyecek üretiminde kullanılması yeni değildi. Değişen, bu kullanımın ölçeği ve biçimiydi. Çok sayıda hayvanın kapalı tesislerde tutulduğu; hareketlerinin, üremelerinin, beslenmelerinin ve yaşam sürelerinin üretim verimliliğine göre düzenlendiği sistemler yaygınlaşıyordu. Hayvanlar yaşayan özneler olarak değil, mümkün olan en düşük maliyetle ürün elde edilecek üretim birimleri olarak değerlendiriliyordu.

Bu dönüşüm yeni bir soruyu gündeme getirdi: Sorun hayvanların dar kafeslerde, kalabalık tesislerde ve ağır koşullarda kullanılması mıydı, yoksa insan amaçları için kullanılmaları mı? 1960’lardan itibaren gelişen yeni hayvan hareketinin kuramları, örgütleri ve kampanyaları büyük ölçüde bu ayrım etrafında şekillenecekti.

Animal Machines ve endüstriyel hayvan kullanımının görünür hâle gelmesi

Ruth Harrison’ın 1964’te yayımlanan Animal Machines: The New Factory Farming Industry adlı kitabı, endüstriyel hayvan kullanımının Britanya’da geniş bir kamuoyu tarafından görülmesini sağlayan başlıca dönüm noktalarından biri oldu. Harrison; kafeslerde tutulan yumurta tavuklarını, hareket etmelerini engelleyen bölmelerde kapatılan buzağıları ve yoğun üretim sistemlerinde kullanılan diğer hayvanları inceledi. Kitabın adı, dönemin temel dönüşümünü doğrudan ifade ediyordu: Hayvanlar, ihtiyaçları ve kendilerine ait yaşamları bulunan özneler olarak değil, üretim sürecinin makineleri gibi kullanılıyordu.

Animal Machines yalnızca tek tek kötü muamele örneklerini sıralamıyordu. Harrison’ın gösterdiği şey, hayvanların yaşadıklarının sistemdeki istisnalardan veya birkaç kişinin duyarsızlığından kaynaklanmadığıydı. Dar alanlar, hareket kısıtlamaları ve hayvanların bedensel sınırlarını zorlayan uygulamalar, üretimin daha verimli ve daha düşük maliyetli hâle getirilmesinin araçlarıydı. Başka bir deyişle sorun, düzgün işlemeyen bir sistemden değil, amaçlandığı gibi işleyen bir üretim modelinden doğuyordu.

Kitabın yarattığı kamusal tepkinin ardından Britanya hükûmeti, zoolog F. W. Rogers Brambell başkanlığında yoğun hayvan kullanım sistemlerini inceleyecek bir teknik komite kurdu. Komitenin 1965’te yayımlanan ve daha sonra Brambell Raporu olarak anılan çalışması, hayvanların yalnızca fiziksel sağlıklarının değil, davranışsal ihtiyaçlarının ve yaşadıkları korku gibi duygusal durumların da dikkate alınması bakımından önemliydi. Raporda hayvanların en azından ayağa kalkabilecekleri, uzanabilecekleri, dönebilecekleri, kendilerini temizleyebilecekleri ve uzuvlarını gerebilecekleri kadar hareket özgürlüğüne sahip olmaları gerektiği belirtiliyordu. Bu öneri, daha sonra Farm Animal Welfare Council tarafından geliştirilen ve bilinen biçimini 1970’lerin sonunda alan “Beş Özgürlük” yaklaşımının başlangıcını oluşturdu. Bu tarihsel gelişim, Farm Animal Welfare Council’ın değerlendirmesinde ve Brambell Komitesinin 1965 tarihli rapor kaydında görülebilir.

Bu gelişmeler hayvanların yaşadıklarını kamusal ve siyasal bir mesele hâline getirdi. Daha önce üretim alanının içinde ve tüketicilerin görüşünden uzakta kalan uygulamalar tartışmaya açıldı; hayvanların davranışları ve duygusal deneyimleri araştırma konusu oldu. Harrison’ın çalışmasının tarihsel önemi burada bulunuyordu: Endüstriyel sistemlerin kapılarını aralayarak hayvanları üretim istatistiklerinin ve ürünlerin arkasından yeniden görünür kıldı.

Ancak ortaya çıkan kurumsal yanıt, hayvanların yiyecek üretiminde kullanılmasına son vermeyi hedeflemiyordu. Brambell Raporu ve ardından geliştirilen refah standartları, kullanımın hangi koşullarda sürdürülebileceğini belirlemeye yöneldi. Hayvanların yaşam alanlarının ve maruz kaldıkları uygulamaların düzenlenmesi bazı zararları azaltabilirdi; fakat onların mülk ve üretim aracı olarak görülmesini değiştirmiyordu. Böylece endüstriyel hayvan kullanımının görünürleşmesi, iki farklı politik yönelimi aynı anda güçlendirdi: Biri hayvan kullanımını daha iyi standartlara bağlamaya, diğeri ise kullanımın kendisini sorgulamaya yöneliyordu.

“Fabrika çiftçiliği” eleştirisi de bu ayrım gözetilmediğinde önemli bir sorun taşıyordu. Yoğun ve mekanik sistemlerin haklı olarak eleştirilmesi, küçük ölçekli, geleneksel veya “doğal” olduğu söylenen hayvan kullanımını kabul edilebilir gösterebilirdi. Oysa sistemin ölçeği ve hayvanların yaşadığı koşullar değişse de temel ilişki aynı kalıyordu: Hayvanların bedenleri, üreme süreçleri ve yaşamları insan amaçlarına tabi tutuluyordu.

Animal Machines hayvan kullanımının yeni endüstriyel biçimlerini görünür kılmıştı. Bunun ardından gelen kuşak, yalnızca bu sistemlerin nasıl düzenlenmesi gerektiğini değil, insanların diğer hayvanlara neden ahlaken daha düşük değer verdiğini de sorgulamaya başlayacaktı. Bu arayış, Oxford çevresinde geliştirilen yeni kavramlara ve özellikle “türcülük” tartışmasına uzandı.

Oxford çevresi, türcülük ve Hayvan Özgürleşmesi

1960’ların sonunda Oxford’da bir araya gelen küçük bir öğrenci ve araştırmacı çevresi, hayvanlara yönelik davranışların yalnızca merhamet veya refah açısından değil, doğrudan ahlaki ve siyasal bir sorun olarak tartışılmasında önemli rol oynadı. Sonradan “Oxford grubu” ya da “Oxford vejetaryenleri” olarak anılan bu çevre, resmî üyelikleri ve ortak bir öğretisi bulunan bir örgüt değildi. Roslind ve Stanley Godlovitch, John Harris, David Wood ve Michael Peters gibi isimlerin oluşturduğu arkadaşlık ve tartışma ağına Richard Ryder, Peter Singer, Stephen R. L. Clark ve Andrew Linzey gibi farklı yönlerden katkıda bulunan kişiler de eklendi. Aralarında haklar, faydacılık, Hristiyanlık ve hayvan deneyleri konusunda farklı yaklaşımlar vardı. Onları bir araya getiren temel soru, hayvanların ahlaki konumunun neden yalnızca insanlara sağladıkları yarar üzerinden belirlendiğiydi.

Bu çevrenin önemli esin kaynaklarından biri, romancı Brigid Brophy’nin 1965’te The Sunday Times’ta yayımlanan “The Rights of Animals” başlıklı yazısıydı. Brophy, hayvanlara yönelik davranışları duygusal bir iyilik çağrısı olmaktan çıkarıp adalet ve hak meselesi olarak ele alıyordu. Oxford’daki tartışmalar da benzer biçimde, hayvanlara “iyi davranmak” ile onları insan amaçlarının aracı olarak kullanmaya karşı çıkmak arasındaki farkı görünür hâle getirdi. Hayvanların yiyecek, deney malzemesi, giysi veya eğlence aracı olarak kullanılmasının normal kabul edilmesini sağlayan ahlaki varsayımlar sorgulanmaya başladı.

Brigid Brophy

Bu tartışmaların ilk önemli ürünü, Roslind ve Stanley Godlovitch ile John Harris’in editörlüğünde 1971’de yayımlanan Animals, Men and Morals: An Inquiry into the Maltreatment of Non-humans oldu. Kitap, felsefecilerle sınırlı değildi; Brigid Brophy, Ruth Harrison ve Richard Ryder gibi farklı alanlardan yazarların metinlerini bir araya getiriyordu. Katkıların tümü aynı kuramsal görüşü savunmasa da kitabın genel yönelimi, hayvan kullanımını birkaç kötü uygulamaya indirgememesi bakımından yeniydi. Editörler, hayvanların yiyecek, bilim veya kişisel zevk için öldürülmesini ahlaki değerlendirmenin dışında tutacak rasyonel bir gerekçe bulunmadığını açıkça söylüyordu. Böylece tartışma “Hayvanlara ne kadar acı çektirilebilir?” sorusundan “Onları bu amaçlarla kullanma hakkını nereden alıyoruz?” sorusuna doğru kayıyordu.

Oxford çevresinin en kalıcı kavramsal katkılarından biri “türcülük” oldu. Psikolog Richard Ryder, hayvan deneyleri konusundaki kendi geçmişini de sorguladığı bu dönemde, İngilizce speciesism sözcüğünü 1970’te Oxford’da dağıttığı bir broşürde kullandı. Ryder’ın çıkış noktası basitti: Darwin’den sonra insanlar ile diğer hayvanlar arasında aşılmaz biyolojik bir sınır bulunmadığı kabul edildiği hâlde, neden tür üyeliği ahlaki değeri belirleyen kesin bir sınır gibi görülüyordu? “Türcülük”, yalnızca hayvanlara kötü davranmayı değil, bir canlının çıkarlarını sırf insan türüne ait olmadığı için daha az önemli sayan önyargıyı adlandırıyordu. Ryder, kavramın ortaya çıkışını ve ilk broşürlerini daha sonra kendi çalışmalarında ayrıntılı biçimde anlattı; Oxford çevresine ilişkin yakın dönem tarih araştırmaları da kavramın 1970’teki bu dolaşıma girişini doğruluyor (Ryder, 2011; University of Leicester, Oxford Group araştırması).

Türcülük kavramı, ırkçılık ve cinsiyetçilikle aynı tarihsel deneyime karşılık geldiğini ileri sürmüyordu. Kurulan benzerlik, ayrımcılıkların işleyiş biçimiyle ilgiliydi: Ahlaken ilgili olan ihtiyaçlar ve çıkarlar yerine, grup üyeliği üstünlük ve ayrıcalığın gerekçesi yapılıyordu. Bir hayvanın acı çekmesinin önemini yalnızca başka bir türe ait olduğu için azaltmak, tıpkı bir insanın çıkarlarını ırkı veya cinsiyeti nedeniyle daha az önemsemek gibi, tarafsız bir ahlaki gerekçeye değil ayrıcalıklı grubun bakışına dayanıyordu. Kavram bu nedenle tek tek şiddet olaylarından daha geniş bir yapıya işaret ediyordu. Hukuk, bilim, ekonomi, dil ve gündelik alışkanlıklar, insan çıkarlarının hayvanların en temel çıkarlarından bile öncelikli sayılmasını olağanlaştırıyordu.

Oxford’daki düşünsel üretim tek bir çizgide ilerlemedi. Andrew Linzey, 1976’da yayımlanan Animal Rights: A Christian Assessment ile hayvan haklarını Hristiyan teolojisi içinden savundu. Stephen R. L. Clark ise The Moral Status of Animals’ta (1977) insanların diğer hayvanlardan mutlak biçimde ayrı ve üstün olduğu varsayımını felsefi açıdan sorguladı.

Roslind Godlovitch’in çalışması, hayvanların kendi yaşamlarına verdikleri değeri insanların ölçütleriyle küçümsemenin temelsizliğine dikkat çekiyordu. Richard Ryder ise özellikle deneylerde kullanılan hayvanlara odaklanarak bilimsel yarar iddiasının çekilen acıyı kendiliğinden meşrulaştırmadığını gösterdi. Bu farklı çalışmalar, hayvan meselesinin yalnızca “hayvanları seven” kişilerin duyarlılığı olmadığı; felsefenin, bilimin, dinin ve siyasetin temel kabullerini ilgilendirdiği düşüncesini güçlendirdi.

Bu çevreyle kurduğu ilişki Peter Singer’ın çalışmalarında da belirleyici oldu. Singer, Oxford’da yüksek lisans öğrencisiyken Richard Keshen aracılığıyla Godlovitchlerle tanıştı ve hayvanların yiyecek olarak kullanılmasına ilişkin görüşlerini değiştirdi. 1973’te The New York Review of Books için yazdığı değerlendirmede Animals, Men and Morals’ı bir “hayvan özgürlüğü hareketinin manifestosu” olarak nitelendirdi. Bu yazı, 1975’te yayımlanan ve Türkçede Hayvan Özgürleşmesi adıyla yayımlanan Animal Liberation’ın başlangıcını oluşturdu (Singer’ın 1973 tarihli yazısı). Kitap, Oxford çevresinde ve daha küçük yayınlarda yürütülen tartışmaları uluslararası bir okuyucu kitlesine taşıdı. Endüstriyel hayvan kullanımını ve deneyleri ayrıntılı örneklerle anlatması, pek çok kişinin tabağındaki yiyecek ile kapalı tesislerde ve laboratuvarlarda yaşananlar arasındaki bağı ilk kez kurmasını sağladı.

Singer’ın yaklaşımının merkezinde haklar değil, faydacı bir eşitlik anlayışı vardı. Bu bakımdan ilk bölümde ele aldığımız Jeremy Bentham’ın çizgisini izliyordu. Bentham gibi Singer için de ahlaki değerlendirmede belirleyici olan, bir canlının insan olup olmadığı veya akıl yürütme ve konuşma gibi yetilere sahip bulunup bulunmadığı değil, acı çekebilmesiydi. Singer bu yaklaşımı “çıkarların eşit gözetilmesi” ilkesiyle geliştirdi: Benzer çıkarlar, bu çıkarları taşıyanın türüne bakılmaksızın eşit biçimde dikkate alınmalıydı. Bu, bütün canlılara aynı davranılması anlamına gelmiyordu. Bir hayvanın oy kullanmakta çıkarı olmayabilirdi; fakat acıdan kaçınmakta, bedensel bütünlüğünü korumakta ve yaşamını sürdürmekte çıkarı vardı. İnsanların daha karmaşık bilişsel yeteneklere sahip olduğu iddiası, bir hayvanın acısının daha az önemli sayılmasını haklı çıkarmıyordu. Singer’ın eşit gözetme ilkesi, türcülüğü bireysel bir kabalık olmaktan çıkararak ahlaki kararların temelindeki taraflılık olarak tartışmaya açtı.

Singer bir hayvan hakları kuramcısı değildir. Hayvanların sırf özne oldukları için dokunulmaz haklara sahip olduğunu savunmaz; eylemleri, etkilenenlerin çıkarlarının toplam dengesi ve ortaya çıkan acı ile haz üzerinden değerlendirir. Bu nedenle onun yaklaşımında hayvan kullanımı ve öldürme kategorik olarak reddedilmez. Belirleyici olan, kullanımın kendisinden çok doğurduğu sonuçlar ve yaratılan acının miktarıdır. Singer’ın acısız öldürme veya iyi koşullarda hayvan kullanımı karşısında hak temelli yaklaşımlara kıyasla daha kabul edici bir konum alabilmesinin nedeni de budur.

Singer’dan zaman zaman “hayvan haklarının babası” olarak söz edilmesi bu nedenle yanıltıcıdır. Bu niteleme bir yandan Singer’dan çok önce hayvanların haklarını ve kullanılmamalarını savunan düşünürleri ve hareketleri görünmez kılar; diğer yandan Singer’ın haklara değil faydacılığa dayanan yaklaşımını bir hak kuramıymış gibi sunar. Hayvan Özgürleşmesi, hayvanların yaşadığı acının ve türcülüğün geniş kitlelerce tartışılmasında son derece etkili olmuştu; fakat savunduğu kuramsal çerçeve hayvan hakları değil, çıkarların eşit gözetilmesine dayanan faydacılıktı.

Singer, endüstriyel hayvan kullanımının doğurduğu büyük acı karşısında hayvanların yiyecek için kullanılmasına karşı bir pratik çağrı yaptı ve çok sayıda insanın vegan pratiklere yönelmesini etkiledi. Bununla birlikte veganlığı hayvanların hiçbir biçimde kullanılmaması yönündeki temel bir etik ilke olarak kurmadı. Böylece Animal Liberation, bir yandan türcülüğün ve hayvanların yaşadığı acının geniş kitlelerce görülmesini sağlarken diğer yandan hareket içinde sonuçların iyileştirilmesine dayanan faydacı çizginin güçlenmesine de katkıda bulundu. İlerleyen yıllarda “hayvan özgürlüğü”, “hayvan hakları” ve “hayvan refahı” ifadelerinin zaman zaman birbirinin yerine kullanılması, aralarındaki bu önemli kuramsal farkları belirsiz hale getirecekti.

Oxford çevresinde gelişen tartışmalarla birlikte hayvanların ahlaki konumuna ilişkin soru, birkaç uygulamanın düzeltilmesinden insanın diğer hayvanlar üzerindeki ayrıcalığının sorgulanmasına doğru genişledi. “Türcülük” bu ayrıcalığa bir ad verdi; Animals, Men and Morals onu ortak bir tartışma konusu hâline getirdi; Hayvan Özgürleşmesi ise tartışmayı uluslararası ölçekte yaygınlaştırdı.

Fakat kavramların yayılması, hareketin hangi yöntemleri benimseyeceğini kendiliğinden belirlemiyordu. Aynı yıllarda bazı aktivistler, hayvanların kullanıldığı kurumlara yalnızca çağrı yapmanın yeterli olmadığına ve devam eden kullanıma doğrudan müdahale edilmesi gerektiğine yöneliyordu. Bu hat, av sabotajlarından laboratuvar baskınlarına ve Animal Liberation Front’un ortaya çıkışına uzanacaktı.

Hunt Saboteurs’tan Animal Liberation Front’a doğrudan eylem hattı

Yeni hayvan hareketi yalnızca kitaplar, toplantılar ve kamusal kampanyalar aracılığıyla gelişmedi. 1960’lardan itibaren bazı aktivistler, hayvanların kullanılmasına karşı çıkmanın devam eden kullanıma doğrudan müdahale etmeyi de gerektirdiğini savunmaya başladı. Bu yaklaşımın Britanya’daki ilk önemli örneklerinden biri, 1963’te John Prestige tarafından kurulan Hunt Saboteurs Association’dı. Prestige’in bir av sırasında gebe bir geyiğin öldürülmesine tanık olması, avcılığı uzaktan protesto etmek yerine avın gerçekleşmesini fiilen engellemeye yönelmesinde belirleyici olmuştu.

Hunt Saboteurs Association üyeleri av alanlarına gidiyor; avcıların kullandığı boruların seslerini taklit ediyor, köpekleri farklı yönlere çekmek için yapay kokular bırakıyor, izleri bozuyor ve avcıların ilerleyişini kesintiye uğratıyordu. Amaç, gelecekte çıkarılabilecek bir yasayı beklemek veya avcılardan daha merhametli davranmalarını istemek değil, o gün öldürülmesi hedeflenen hayvanın kaçabilmesini sağlamaktı. Bu nedenle av sabotajı, protesto ile doğrudan müdahale arasındaki önemli farkı görünür kıldı. Aktivistler yalnızca karşı oldukları uygulamayı ifade etmiyor; bedenlerini, bilgilerini ve örgütlü varlıklarını kullanarak uygulamanın sonucunu değiştirmeye çalışıyordu. Derneğin kendi tarih anlatısı da kuruluşunu “protestodan direnişe” geçiş olarak tanımlar (Hunt Saboteurs Association, 1963 tarihçesi).

Av sabotajı aynı zamanda hayvan kullanımının yasallığı ile ahlaki meşruiyeti arasındaki ayrımı gündeme getirdi. Avcılık yasalar tarafından korunuyor olabilirdi; fakat bu, avlanan hayvanın öldürülmesini ahlaken haklı kılmıyordu. Sabotajcılar açısından yasanın izin verdiği bir eylemi engellemek, hukuka saygısızlıktan çok hayvanın yaşamını koruma sorumluluğunun sonucuydu. Böylece hareket içindeki bir kesim, yasal değişimin yalnızca parlamentolar ve dilekçeler aracılığıyla değil, haksız kabul edilen uygulamalara karşı örgütlü itaatsizlik yoluyla da zorlanabileceğini savunmaya başladı.

Ancak Hunt Saboteurs Association’ın yöntemleri, av başladıktan sonra müdahale etmeye dayanıyordu. Luton’daki sabotaj grubunda yer alan Ronnie Lee ve Cliff Goodman, 1972’de Band of Mercy adını verdikleri daha küçük bir yapı oluşturarak hayvan kullanımını mümkün kılan araçları ve tesisleri önceden hedef almaya yöneldi. Seçtikleri ad, 19. yüzyılda çocuklara hayvanlara karşı şefkati öğretmek amacıyla kullanılan “Bands of Mercy” adının yeniden sahiplenilmesiydi; fakat yeni grubun “merhamet” anlayışı pasif bir iyilik çağrısından çok, hayvanların kullanılmasını durduracak eylemi ifade ediyordu.

Band of Mercy başlangıçta avcıların araçlarını ve av için kullanılan ekipmanları işlemez hâle getirdi. Daha sonra deney tesislerine, hayvan yetiştiren işletmelere ve fokların öldürülmesinde kullanılan teknelere yöneldi. Grubun eylemleri yalnızca kapıları açıp hayvanları çıkarmayı değil, hayvan kullanımından kazanç sağlayan işletmelere ekonomik zarar vermeyi de içeriyordu. Bu yaklaşımın arkasında, yeni bir deney tesisi kurmanın veya öldürme araçlarını yenilemenin maliyeti sürekli yükseltilirse hayvan kullanımının zorlaştırılabileceği düşüncesi vardı. Eylemler arasında mala zarar verme ve kundaklama da bulunduğu için Band of Mercy, hayvan hareketi içinde yöntem ve şiddet tartışmalarını keskinleştirdi.

1974’te Oxford Laboratory Animal Colonies’e yönelik bir eylemin ardından Ronnie Lee ve Cliff Goodman tutuklandı. “Bicester İkilisi” olarak anılan aktivistler üçer yıl hapis cezasına çarptırıldı; Lee cezaevinde vegan yiyecek ve hayvansal olmayan giysilere erişebilmek için açlık grevi yaptı. 1976’da şartlı tahliye edilmesinin ardından Lee, Band of Mercy çevresini daha geniş bir doğrudan eylem ağı olarak yeniden örgütledi ve Animal Liberation Front adı kullanılmaya başlandı. Bu geçişin ayrıntıları Lee ile yapılan tarihsel söyleşide ve örgüt tarihçelerinde yer alır (Sorenson, 2011; Encyclopedia.com, ALF tarihçesi).

Animal Liberation Front, Türkçede Hayvan Kurtuluş Cephesi veya Hayvan Özgürlüğü Cephesi olarak anılsa da geleneksel anlamda merkezi bir örgüt değildi. Bir yönetim kurulu, resmî üyelik sistemi veya bütün eylemleri yöneten bir merkez bulunmuyordu. Belirlenen ilkeler doğrultusunda hareket eden bağımsız hücreler, eylemlerini ALF adına üstlenebiliyordu. Bu yapı, hareketin tek bir örgütün kapatılmasıyla ortadan kaldırılmasını güçleştiriyor; aynı zamanda hangi eylemin kim tarafından planlandığını ve daha geniş hareketin eylem üzerindeki denetimini belirsizleştiriyordu.

ALF ilkeleri dört temel hedef etrafında şekillendi: Hayvanları laboratuvarlar, kürk çiftlikleri ve diğer kullanım alanlarından çıkararak güvenli yerlere ulaştırmak; hayvan kullanımından kazanç sağlayanlara ekonomik zarar vermek; kapalı kapılar ardındaki uygulamaları belgeleyip kamuoyuna göstermek ve eylemler sırasında insan ya da insan harici hiçbir hayvana zarar verilmemesi için gerekli önlemleri almak. Bu çerçevede laboratuvardan bir hayvanın çıkarılması “hırsızlık” değil kurtarma olarak görülüyordu; çünkü hayvanların baştan itibaren meşru biçimde mülk edinilemeyeceği kabul ediliyordu. ALF’nin merkezi olmayan yapısı ve ilan edilen eylem ilkeleri dönemin kayıtlarında bu biçimde aktarılır (ALF ilkelerinin tarihsel özeti).

Bu eylemlerin en önemli sonuçlarından biri, kapalı kurumlarda yaşananları görünür kılmasıydı. Aktivistler yalnızca hayvanları çıkarmıyor; fotoğrafları, deney kayıtlarını ve görüntüleri de dışarı taşıyordu. Böylece şirketlerin ve üniversitelerin teknik ve tarafsız bir dil içinde sunduğu uygulamalar, hayvanların bedenleri ve yaşadıkları üzerinden görülebiliyordu. Kurtarılan her hayvan da istatistiklerde kaybolan sayılardan biri olmaktan çıkıyor; belirli bir geçmişi, davranışları ve geleceği bulunan bir özne olarak kamuoyunun karşısına geliyordu.

Doğrudan eylem, beklemeyi reddeden güçlü bir ahlaki itiraz taşıyordu: Bir hayvan şu anda kapatılmış, üzerinde deney yapılıyor veya öldürülmek üzere tutuluyorsa yalnızca gelecekteki reformlar için çalışmak o hayvanı kurtarmıyordu. Bununla birlikte gizli ve küçük hücrelere dayanan eylemler, kendi başına geniş bir toplumsal dönüşüm programı oluşturamazdı. Bir tesisten çıkarılan hayvanların yaşamı değişebilirdi; fakat aynı tesis yeni hayvanlarla doldurulabiliyor, hayvan kullanımını olağanlaştıran toplumsal kabuller varlığını sürdürebiliyordu. Mala zarar verme ve özellikle kundaklama gibi yöntemler, hiçbir canlıya zarar vermeme ilkesi ilan edilmiş olsa bile öngörülemeyen riskler yaratıyor; hareketin etik amaçlarının kamuoyunda eylem biçimlerinin gölgesinde kalmasına da yol açabiliyordu.

Devletlerin ve hayvan kullanan endüstrilerin tepkisi ise yalnızca tek tek yasa dışı eylemlere yönelmedi. “Aşırılık” ve “terör” söylemleri zaman zaman açık kampanyaları, protestoları ve hayvan kullanımına yönelik daha geniş muhalefeti de aynı güvenlik çerçevesi içine yerleştirdi. Böylece doğrudan eylem hattı iki farklı sonuç üretti: Hayvanların tutulduğu kapalı alanları açarak hem bazı hayvanları kurtardı hem de saklanan uygulamaları görünür kıldı; fakat hareketin yöntemleri, siyasal hedefleri ve toplumsal meşruiyeti üzerine sürecek ağır tartışmaları da beraberinde getirdi.

Hunt Saboteurs Association’dan ALF’ye uzanan çizgi, hayvanların yaşadıklarını yalnızca azaltılması gereken bir acı toplamı olarak değil, karşı konulması gereken bir hak ihlali olarak görmeye yaklaşıyordu. Yine de “hak” sözcüğünün felsefi olarak ne anlama geldiği ve hayvanların neden hak sahibi olduğu henüz sistematik bir kurama kavuşmamıştı.

Peter Singer’ın faydacı yaklaşımından farklı bir temel kuran Tom Regan, 1980’lerde bu boşluğu dolduracak ve hayvan hareketinin hedefini daha iyi koşullar değil, kullanımın sona ermesi olarak tanımlayacaktı.

Tom Regan: Hayvan hakları kuramından eyleme

1983’te yayımlanan The Case for Animal Rights, Türkçedeki adıyla Hayvan Hakları Davası, çağdaş hayvan hakları düşüncesinin en kapsamlı felsefi savunularından birini ortaya koydu. Tom Regan, Singer gibi hayvanların çıkarlarının ahlaki hesaba katılmasını istemekle birlikte bu talebi faydacı bir toplam hesabına dayandırmadı. Ona göre temel sorun, hayvanların yaşadığı acının toplam miktarından önce, onların başkalarının amaçları için kullanılabilecek kaynaklar olarak görülmesiydi. Bir eylem toplamda daha fazla yarar sağlasa bile bir öznenin temel haklarını ihlal ediyorsa ahlaken kabul edilebilir olmayabilirdi.

Regan’ın yaklaşımının merkezinde “bir yaşamın öznesi” olma düşüncesi bulunuyordu. Bir yaşamın öznesi olmak, yalnızca biyolojik olarak canlı veya yalnızca acı hissedebilir olmak anlamına gelmiyordu. İnançları ve arzuları bulunan; algılayan, hatırlayan, geleceğe ilişkin beklentiler taşıyan; haz ve acı deneyimleyen; yaşamı başkalarına sağladığı yarardan bağımsız olarak kendisi için iyi ya da kötü gidebilen varlıklar, kendi yaşamlarının öznesiydi. Böyle bir hayvanın yaşamı yalnızca başka birine sağladığı yarar nedeniyle değerli değildi. Yaşadıkları onun başına geliyor, yaşamının nasıl sürdüğü onun açısından önem taşıyordu.

Bu düşünce Regan’ı “içkin değer” kavramına götürdü. Bir yaşamın öznesi olanlar, zekâları, üretkenlikleri, insanlara yakınlıkları veya başkalarına sağladıkları yarar ölçüsünde değişen araçsal bir değere değil, kendilerine ait bir değere sahipti. İçkin değer, bir pazarda belirlenen fiyat gibi daha çok veya daha az olamazdı. İnsan ya da insan harici olmalarına bakılmaksızın bu değeri taşıyan özneler, saygıyla muamele görme bakımından eşit bir ahlaki konuma sahipti. Regan’ın kendi açıklamasında da “bir yaşamın öznesi” olmanın içkin değer için yeterli olduğu ve böyle bir yaşamın onu yaşayan açısından değer taşıdığı vurgulanır (Regan’ın The Case for Animal Rights önsözü).

Regan bu noktada ahlaki fail ile ahlaki etkilenen arasında ayrım yaptı. Bazı varlıklar ahlaki ilkeleri anlayabilir, davranışlarını bu ilkelere göre değerlendirebilir ve eylemlerinden sorumlu tutulabilir. Fakat hak sahibi olmak için ahlaki muhakeme yapabilmek gerekmez. Bebekler, bazı bilişsel engelli insanlar ve insan harici hayvanlar ahlaki kurallar karşısında aynı türden sorumluluk taşımasalar da başkalarının onlara nasıl davrandığından doğrudan etkilenir. Onların kendilerini savunamaması veya karşılıklı bir sözleşmeye katılamaması, kendilerine karşı doğrudan yükümlülüklerimiz bulunmadığı anlamına gelmez.

Bu yaklaşım Singer’ın faydacılığından açık biçimde ayrılıyordu. Faydacı hesapta bireylerin hazları, acıları ve tercihleri ortak bir toplam içinde değerlendirilebilir; birinin kaybı daha büyük bir toplam yarar uğruna kabul edilebilir. Regan’a göre ise özne yalnızca değerli deneyimlerin taşıyıcısı veya toplam hesaptaki bir birim değildi. Her öznenin kendisine ait bir yaşamı bulunuyordu ve o yaşam, başkalarının elde edeceği yararlar uğruna feda edilemezdi. Bu nedenle sorun yalnızca hayvanların çıkarlarının hesaba hiç katılmaması değil, haklarının daha büyük olduğu söylenen bir fayda için geçersiz sayılmasıydı.

Haklar görüşünün hareket açısından sonucu reform değil, kullanıma son verme hedefiydi. Regan hayvanların bilimde kullanılmasının, ticari hayvancılığın, ticari ve sportif avcılığın bütünüyle sona erdirilmesini savundu. Deney kafeslerini büyütmek, öldürme yöntemlerini değiştirmek veya hayvanları daha az acı çekecekleri koşullarda yetiştirmek temel adaletsizliği ortadan kaldırmıyordu. Hayvan hâlâ bir başkasının amaçlarının aracı ve mülkü olarak kullanılıyordu. Regan’ın daha sonra özlü biçimde ifade ettiği gibi hayvan haklarının talebi “daha büyük kafesler değil, boş kafesler”di. Bu abolisyonist sonuç, Regan’ın kendi kısa savunusunda da deneylerde kullanımın, ticari hayvancılığın ve avcılığın tamamen kaldırılması hedefleriyle açıkça belirtilir (Regan, 1985).

Veganlık bu çerçevede yalnızca endüstriyel üretimin kötü sonuçlarını azaltan bir beslenme tercihi değildi. Hayvanların yiyecek, giysi, deney aracı veya eğlence unsuru olarak kullanılmasını reddeden haklar görüşünün gündelik yaşamdaki karşılığıydı. Regan’ın yaklaşımı, bir hayvanın iyi koşullarda yetiştirilmiş veya acısız biçimde öldürülmüş olduğu iddiasının neden yeterli olmadığını açıklıyordu: Haksızlık yalnızca nasıl kullanıldığı veya öldürüldüğünde değil, yaşamının baştan itibaren başkalarının amaçlarına tabi kılınmasındaydı.

Regan yalnızca akademik bir kuramcı olarak kalmadı. Dersler, konferanslar, örgütlenme çalışmaları ve şiddet içermeyen doğrudan eylemler yoluyla hayvan hakları hareketinin içinde yer aldı. 1985’te Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Sağlık Enstitüleri’ndeki bir binanın işgaline katılan aktivistler arasındaydı (Regan’ın hareket içindeki rolüne ilişkin tarihsel değerlendirme). Böylece onun çalışmalarında kuram ile eylem birbirinden kopuk değildi: Hayvanların hak sahibi özneler olduğu kabul ediliyorsa bu hakların sistematik biçimde ihlal edildiği kurumlara karşı çıkmak, yalnızca kişisel bir duyarlılık değil siyasal bir sorumluluktu. Regan’ın çalışmaları ve aktivizmi bugün North Carolina State University’deki arşivinde birlikte belgelenmektedir (Tom Regan Papers).

Yine de Regan’ın kuramı sonraki hayvan etiği tartışmalarında önemli bir sorunu da açık bıraktı. “Bir yaşamın öznesi” ölçütünü açıklarken kullandığı bellek, gelecek duygusu, inanç ve arzu gibi bilişsel özellikler, hangi hayvanların haklar topluluğuna kesin olarak dâhil olduğu sorusunu doğurdu. Regan, ilk kitabında en azından bir yaş ve üzerindeki zihinsel bakımdan olağan memelileri temkinli bir sınır olarak ele almış; daha sonra kuşların ve muhtemelen balıkların da bu kapsamda düşünülmesi gerektiğini belirtmişti. Ayrıca ölçütün içkin değerin zorunlu değil yeterli koşulu olduğunu ve kuşku durumunda hayvan lehine karar verilmesi gerektiğini savundu. Buna rağmen hakları belirli bilişsel yetilerin kanıtlanmasına bağlayan yaklaşımlar, bu yetileri insanların kolayca tanıyamadığı hayvanların ahlaki konumunu belirsiz bırakma riski taşır.

Regan, hayvanların daha iyi kullanılan kaynaklar değil, kendi yaşamları kendileri açısından değer taşıyan özneler olduğunu güçlü biçimde ortaya koymuştu. Sonraki kuramcılar ve aktivistler ise bu haklar temelinin kapsamını, mülkiyet ilişkisiyle bağını ve toplumsal dönüşüm stratejisini daha da geliştirecekti.

Hak temelli kuram hayvan kullanımına karşı daha kesin bir sınır çizerken, aynı dönemde feminist düşünürler hayvan meselesinin toplumsal cinsiyet, beden, bakım ve iktidar ilişkileriyle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyordu. Bu yaklaşım, soyut ve tekil bir ahlaki özne tasarımının ötesine geçerek hayvan kullanımının gündelik ilişkiler, dil ve toplumsal hiyerarşiler içinde nasıl kurulduğunu tartışmaya açacaktı.

Feminist hayvan etiği: Beden, bakım ve tahakküm

Singer ve Regan, hayvanların ahlaki konumuna ilişkin güçlü ve birbirinden farklı kuramlar ortaya koymuştu. Singer acı çekebilme ve çıkarların eşit gözetilmesi üzerinden faydacı bir yaklaşım geliştiriyor; Regan ise belirli hayvanların içkin değere ve ihlal edilemez haklara sahip olduğunu savunuyordu. 1980’lerin sonundan itibaren feminist hayvan etiği içinde çalışan düşünürler, bu iki yaklaşımın sonuçlarının yanı sıra ahlakı kurma biçimlerini de sorguladı. Hayvanların neden ahlaki önem taşıdığını yalnızca soyut ilkeler, tarafsız hesaplar veya bilişsel yeterlilikler üzerinden açıklamak, onların yaşadıklarına gösterilen dikkati, kurulan ilişkileri, duyguları ve toplumsal iktidar yapılarını geri plana itebiliyordu.

Bu eleştiri akıl yürütmeyi veya hakları gereksiz saymıyordu. İtiraz, ahlaki bilginin yalnızca duygulardan arındırılmış, evrensel ve mesafeli bir akıl yoluyla elde edilebileceği varsayımınaydı. Merhamet, empati, öfke ve bakım çoğu zaman “duygusal” bulunarak felsefenin dışında bırakılmış; bu nitelikler aynı zamanda kadınlıkla ilişkilendirilip değersizleştirilmişti. Oysa bir hayvanın korkusunu, direnişini veya güven arayışını fark etmek, ahlaki yargıdan önce gelen önemsiz bir duygu değil, onun durumunu anlamanın bir yoluydu. Feminist yaklaşım bu nedenle “Hangi kurala başvurmalıyız?” sorusunun yanına “Karşımızdaki özneyi gerçekten dinliyor muyuz?” ve “Onu bu duruma getiren ilişkiler nasıl kurulmuş?” sorularını ekledi.

Josephine Donovan, 1990’da yayımlanan “Animal Rights and Feminist Theory” başlıklı makalesinde Singer ve Regan’ın kuramlarını bu açıdan eleştirdi. Her iki düşünür de hayvanlara ilişkin etik görüşlerini kabul ettirebilmek için duygudaşlığı ikincil, güvenilmez veya yeterince akılcı olmayan bir dayanak gibi sunuyordu. Donovan’a göre ise hayvanlara yönelik sorumluluğumuz yalnızca onların belirli özelliklerini soyut bir ölçüte yerleştirerek kurulamazdı. Acı çeken belirli bir hayvana dikkat etmek, onun yaşadığını kavramak ve buna bakım veren bir karşılık göstermek ahlaki ilişkinin kurucu bir parçasıydı (Donovan, 1990).

Bakım burada bir hayvanı insanın korumasına muhtaç, edilgen bir varlık olarak görmek anlamına gelmiyordu. Tam tersine, onun kendi iradesini ve iletişimini ciddiye almayı gerektiriyordu. Hayvanlar kapatıldıklarında kaçmaya çalışıyor, bedenlerine müdahale edildiğinde direniyor, yavrularından ayrıldıklarında sesleniyor ve güven duydukları ilişkileri arıyordu. Bunlar insanların hayvanlar adına ürettiği varsayımlar değil, hayvanların içinde bulundukları duruma verdikleri yanıtlardı. Donovan’ın daha sonra “bakımdan diyaloğa” doğru geliştirdiği yaklaşımda etik dikkat, hayvanın ne söylediğini insan diline çevirmesini beklemeden bedensel ve davranışsal iletişimine karşılık vermeyi içeriyordu (Donovan, 2006). Böylece hayvan, hakkında karar verilen sessiz bir nesne değil, ilişkiye kendi tepkileri ve talepleriyle katılan bir özne olarak görülüyordu.

Feminist bakım etiği, ahlaki sorumluluğu yalnızca yakınlık duyduğumuz hayvanlarla sınırlamak anlamına da gelmiyordu. Yakından tanıdığımız bir hayvanla kurduğumuz ilişki, onun kişiliğini ve ihtiyaçlarını daha kolay görmemizi sağlayabilir; fakat tanımadığımız hayvanların kullanılmasını önemsiz kılmaz. Bakım, yalnızca özel bir sevgi bağı değil, başka öznelerin yaşadıklarına dikkat etmeyi ve onların zarar görmesine karşı sorumluluk üstlenmeyi sağlayan siyasal bir tutum olarak düşünülüyordu. Donovan ile Carol J. Adams, bu yaklaşımı 1996’da yayımladıkları Beyond Animal Rights: A Feminist Caring Ethic for the Treatment of Animals adlı derlemede geliştirdiler. Kitaptaki “hakların ötesinde” ifadesi, hayvanların haklarını reddetmekten çok, etik sorumluluğun yalnızca haklara ilişkin soyut ilkelerle tüketilemeyeceğini vurguluyordu (Donovan ve Adams, 1996).

Feminist hayvan etiğinin diğer önemli hattı, hayvan kullanımını toplumsal cinsiyet ve ataerkil iktidarla birlikte incelemekti. Carol J. Adams’ın ilk kez 1990’da yayımlanan The Sexual Politics of Meat: A Feminist-Vegetarian Critical Theory adlı kitabı, Türkçedeki adıyla Etin Cinsel Politikası, et yeme pratiklerinin yalnızca damak tadı veya bireysel seçimlerle açıklanamayacağını savundu. Adams’a göre et, birçok toplumda güç, erkeklik, iktidar ve ayrıcalıkla ilişkilendiriliyor; erkeklerin et yemesi kuvvet ve hâkimiyetin işareti olarak sunulurken bitkisel yiyecekler kadınlık, yoksunluk veya zayıflıkla kodlanıyordu. Böylece hayvanların bedenlerinin tüketimi, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini taşıyan kültürel anlamlarla çevreleniyordu. Adams kitabının temel savını, toplumsal cinsiyetin iktidar üzerinden kuruluşuyla özellikle tüketilen hayvanlara bakışımız arasındaki ilişki olarak açıklar (Adams’ın kitap tanıtımı; kitabın yayın bilgileri).

Adams’ın en etkili kavramlarından biri “kayıp gönderge”ydi. Bir hayvanın bedeni “et”e dönüştüğünde, öldürülen özne yiyeceğin ardında kayboluyordu. Paketlenmiş ve parçalara ayrılmış ürün, bir zamanlar yaşayan, hisseden ve öldürülmek istemeyen hayvanla bağını yitirmiş gibi görünüyordu. Dil de bu kopuşu güçlendiriyordu: Hayvanın adı yerine ürünün adı, yaşamı ve ölümü yerine üretim ve tüketim terimleri geçiyordu. Böylece bir öznenin bedeni, geçmişi silinerek kullanılabilir bir nesneye dönüştürülüyordu.

Benzer bir nesneleştirme, kadın bedenlerinin parçalara ayrılarak tüketilebilir şeyler gibi gösterildiği reklamlarda ve popüler kültürde de görülüyordu. Kadınların “et” olarak anılması ile hayvan bedenlerinin dişileştirilip cinselleştirilmesi, iki farklı tahakküm ilişkisini aynı imgeler içinde buluşturuyordu. Reklamlarda bir hayvanın kendi bedenini yenmeye sunduğu, öldürülmekten zevk alıyormuş gibi gösterildiği görüntüler; rıza gösteren ve kullanıma hazır kadın bedeni imgeleriyle yan yana işliyordu. Şiddete maruz kalan özne ortadan kaldırılıyor, geriye başkalarının tüketimine istekle sunulan bir beden bırakılıyordu.

Bu bağlantıyı kurmak, kadınların ve hayvanların yaşadıklarını aynılaştırmak anlamına gelmez. Türcülük ve cinsiyetçilik farklı tarihleri, kurumları ve deneyimleri bulunan tahakküm biçimleridir. Feminist hayvan etiğinin gösterdiği, bunların birbirinin basit birer benzeri olması değil; bedenleri nesneleştiren, öznelerin direnişini görünmez kılan ve iktidarı kullanma hakkı gibi sunan ortak kültürel düzeneklerle birbirini destekleyebilmesidir. Kadınları aşağılamak için hayvan adlarının kullanılması da bu düzeneklerden biridir: Hakaret, yalnızca kadınları değersizleştirmez; hayvanların zaten aşağı ve kullanılabilir olduğu varsayımına dayanır.

Etin Cinsel Politikası bu nedenle veganlığı yalnızca hayvanlara yönelik bireysel şefkatin veya daha tutarlı bir tüketimin sonucu olarak ele almadı. Hayvanların bedenlerini yiyecek ve metaya dönüştüren pratikler, kimin bedeninin kim tarafından kullanılabileceğini belirleyen daha geniş iktidar ilişkileri içinde düşünülmeliydi. Veganlık da ataerkinin, türcülüğün ve bedenlerin araçsallaştırılmasının kesiştiği gündelik pratiklere yönelik politik bir itiraz hâline geliyordu.

Feminist yaklaşım hayvan hareketinin kendi dilini ve kampanyalarını değerlendirmek için de önemli bir ölçüt sundu. Bir hareket hayvan bedenlerinin nesneleştirilmesine karşı çıkarken kadın bedenlerini dikkat çekmek, kışkırtmak veya bağış toplamak amacıyla nesneleştiriyorsa eleştirdiği tahakküm biçimlerinden birini yeniden üretebilirdi. Hayvanlar adına yürütülen kampanyaların ırkçı, cinsiyetçi veya insan bedenlerini araçsallaştıran imgeler kullanması, mesajı daha “çarpıcı” hâle getiren tarafsız bir iletişim tercihi değildi. Kullanılan yöntem, hareketin kurmak istediği etik ve siyasal ilişkinin bir parçasıydı.

Bu uyarı, 1980’lerden itibaren görünürlüğünü hızla artıran yeni kampanya anlayışı açısından özellikle önemliydi. People for the Ethical Treatment of Animals, kapalı kurumlarda hayvanlara yapılanları belgeleyen araştırmalarla geniş bir kamuoyu yaratırken ünlülerin, çıplak bedenlerin, şok edici benzetmelerin ve medya gösterilerinin kullanıldığı kampanyaları da hareketin merkezine taşıdı. Feminist hayvan etiğinin açtığı tartışma, bu kampanyaları yalnızca ne kadar dikkat çektikleriyle değil, hayvanları ve insanları nasıl temsil ettikleriyle de değerlendirmeyi gerektiriyordu.

PETA ve çarpıcı kampanyalar çağının başlaması

People for the Ethical Treatment of Animals (PETA), Mart 1980’de Ingrid Newkirk ile Alex Pacheco tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde kuruldu. Pacheco, mezbahalara karşı kampanyalardan Hunt Saboteurs Association ve Sea Shepherd’daki eylemlere uzanan bir aktivizm deneyimine sahipti. Newkirk ise uzun yıllar hayvan kontrolü ve hayvanlara kötü muamele vakalarının soruşturulması alanında çalışmıştı. İkisi, o sırada büyük ölçüde Britanya’da gelişen yeni hayvan hareketinin daha çatışmacı dilini Amerika Birleşik Devletleri’ne taşıyacak; laboratuvarlarda ve gıda üretiminde kullanılan hayvanlara odaklanırken meseleyi sokağa ve medyaya çıkaracak bir örgüt kurmayı amaçladı. Pacheco, bu kuruluş sürecini daha sonra hayvanların “özgürleşmesine” katkı sağlayacak taban örgütlenmesine duyulan ihtiyaçla açıklayacaktı (Pacheco ve Charlton, 1985).

PETA’yı küçük bir gruptan ulusal ölçekte tanınan bir örgüte dönüştüren olay, 1981’deki Silver Spring maymunları vakasıydı. Pacheco, Maryland eyaletinin Silver Spring kentinde Edward Taub’un yönettiği Institute for Behavioral Research adlı laboratuvara gönüllü olarak girdi. Burada sinirleri cerrahi müdahalelerle kesilerek bazı uzuvlarını hissedemez hâle getirilen 17 makak üzerinde çalışmalar yürütülüyordu. Pacheco laboratuvarın koşullarını, hayvanların yaralarını ve maruz kaldıkları uygulamaları fotoğrafladı; veterinerlerle ve polisle iletişime geçti. 11 Eylül 1981’de polis laboratuvara baskın düzenleyerek maymunlara el koydu. Taub hakkında verilen mahkûmiyet kararları daha sonra, Maryland’in hayvanlara kötü muameleyi yasaklayan hükümlerinin federal araştırma tesislerine uygulanamayacağı gerekçesiyle bozuldu; maymunların kimde kalacağına ilişkin hukuk mücadelesi ise yaklaşık on yıl sürdü.

Silver Spring vakasının önemi yalnızca mahkemenin sonucunda değildi. Daha önce kamuoyundan uzakta yürütülen hayvan deneyleri, fotoğraflardaki belirli hayvanların yüzleri, yaraları ve yaşam koşulları üzerinden geniş bir tartışmanın konusu oldu. Laboratuvarın kurumsal itibarı ve araştırmanın bilimsel yararı, hayvanlara yapılanların sorgulanmasını önlemeye yetmedi. Bir hayvan deneyleri laboratuvarına yönelik ilk polis baskını olarak anılan olay, Amerika Birleşik Devletleri’nde deney hayvanlarına ilişkin düzenlemelerin değiştiği daha geniş sürecin de simgelerinden biri hâline geldi. Vaka aynı zamanda 17 isimsiz “deney hayvanını”, yaşamları ve gelecekleri için mücadele edilen Silver Spring maymunlarına dönüştürdü. Olayın hareket ve araştırma düzenlemeleri üzerindeki etkisi yakın dönem tarih çalışmalarında da ayrıntılı biçimde gösterilmektedir (Kirk, 2019).

Bu vaka PETA’nın sonraki kampanyalarında tekrar edeceği bir yöntemin temelini attı: Kapalı bir kuruma girerek belge toplamak, görüntüleri kamuoyuna taşımak, medya ilgisini protestolarla büyütmek ve yetkili kurumları müdahaleye zorlamak. 1984’te Animal Liberation Front üyelerinin Pennsylvania Üniversitesi Baş Yaralanmaları Laboratuvarı’ndan aldığı yaklaşık 60 saatlik görüntü PETA’ya ulaştırıldı. Araştırmacıların çektikleri kayıtlarda babunların başlarına hidrolik bir aygıtla darbe uygulanan deneyler ve laboratuvar çalışanlarının davranışları görülüyordu. PETA görüntüleri 26 dakikalık Unnecessary Fuss adlı filme dönüştürerek basına, Kongre üyelerine ve kamuoyuna dağıttı. Film etrafında gelişen kampanya ve Ulusal Sağlık Enstitüleri’ndeki oturma eylemi, kurumsal incelemelere ve araştırma desteğinin kesilmesine uzanan baskıyı büyüttü; laboratuvar kapatıldı. Daha sonra filmin kurgusunun bazı olayları olduğundan daha yaygın gösterdiği yönünde eleştiriler de getirildi. Bununla birlikte resmî incelemeler hayvanların bakımı ve deneylerin yürütülmesi konusunda ciddi ihlaller bulunduğunu kabul etti. PETA böylece gizli görüntü, medya baskısı, protesto ve kurumsal soruşturmayı birleştiren kampanya modelinin ne kadar etkili olabileceğini göstermişti.

Bu model, kapalı tesislerde hayvanlara yapılanları görünür kılmak bakımından hareketin tarihindeki önemli katkılardan biriydi. Görüntüler, “bilim”, “üretim” veya “eğlence” gibi soyut adların arkasında belirli hayvanların bedenlerine yapılan müdahaleler bulunduğunu gösteriyordu. Ancak görünürlük PETA için zamanla yalnızca saklanan bir gerçeği açığa çıkarmanın değil, ne pahasına olursa olsun medyanın dikkatini çekmenin ölçüsüne de dönüştü. Ünlüler, gösterişli protestolar, cinsel imgeler ve sarsıcı tarihsel benzetmeler örgütün tanınan kampanya araçları hâline geldi.

1991’de başlayan “I’d Rather Go Naked Than Wear Fur” kampanyası, çıplak veya yarı çıplak ünlülerin yer aldığı ilanlarla kürk kullanımına karşı çıkıyordu. Bunu sebzelerle birlikte sergilenen “Lettuce Ladies”, kadınları beden parçalarına ayrılmış et ürünleri gibi gösteren reklamlar ve cinsel çağrışımları hayvanlar adına dikkat çekme aracı olarak kullanan başka kampanyalar izledi. Sorun çıplaklığın kendisi veya kampanyalarda yer alan kadınların buna rıza gösterip göstermemesiyle sınırlı değildi. Kampanya, kadın bedenlerini tekrar tekrar izleyicinin dikkatini yakalayacak, değerlendirilecek ve tüketilecek nesneler olarak kurmakla eleştirildi. Carol J. Adams’ın aynı yıllarda eleştirdiği bedenin parçalara ayrılması ve tüketilebilir hâle getirilmesi, hayvanların nesneleştirilmesine karşı çıkan bir örgütün kendi iletişiminde yeniden üretiliyordu.

PETA bu eleştirilere, kampanyalara katılan kadınların kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olduklarını ve cinselliği hayvanlar için kullandıklarını söyleyerek karşılık verdi. Fakat bireysel rızanın, bir kampanyanın içinde dolaşıma sokulduğu kültürel anlamları ortadan kaldırdığı görüşü herkesçe kabul görmemişti. Kadınların medyada zaten yoğun biçimde cinsel nesneler olarak temsil edildiği bir ortamda aynı kalıbı tekrarlamak, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerine meydan okumaktan çok onların sağladığı dikkatten yararlanmak olarak da değerlendirilebilirdi. Hayvanların bedenlerinin araçsallaştırılmasına karşı çıkarken kadın bedenlerini kampanya aracı olarak kullanmak, feminist hayvan etiğinin gösterdiği bağlantıyı tersinden yeniden kuruyordu.

Benzer bir sorun, başka toplulukların yaşadığı tarihsel şiddetin hayvan kampanyaları için sarsıcı bir benzetmeye dönüştürülmesinde ortaya çıktı. PETA’nın 2003’te başlattığı “Holocaust on Your Plate” sergisi, Nazi toplama ve imha kamplarından görüntülerle endüstriyel hayvan kullanımına ait görüntüleri yan yana yerleştirdi. Hayvanların yaşadıklarının ağır ve sistematik olması, Holokost’un görsel hafızasının bir kampanyanın dikkat çekme aracı olarak kullanılmasını kendiliğinden haklı kılmıyordu. Böyle bir kurgu, farklı tarihleri ve iktidar ilişkilerini açıklamak yerine acıları birbiriyle yarıştırabiliyor; Yahudi örgütlerinin ve Holokost’tan etkilenen toplulukların sözünü ikincil hâle getirebiliyordu. Yad Vashem kampanyayı Holokost’un uygunsuz ve incitici biçimde kullanılması nedeniyle açıkça kınadı (Yad Vashem, 2003). Irkçılık, kölelik ve insanlara yönelik başka şiddet biçimleri üzerinden kurulan benzer kampanyalar da hayvan kullanımını eleştirirken başka mücadelelerin tarihini hazır bir metafor deposu gibi kullanma riski taşıyordu.

Bu kampanyaları eleştirmek, hayvanların yaşadıklarını daha az önemli görmek veya hareketin yalnızca kimseyi rahatsız etmeyen bir dil kullanmasını istemek anlamına gelmez. Toplumsal dönüşüm kimi zaman yerleşik değerlerle açık bir çatışmayı ve rahatsız edici gerçeklerin gösterilmesini gerektirir. Ancak rahatsızlığın kaynağı hayvan kullanımının kendisi olmalıdır; cinsiyetçi normların ya da başka toplulukların yaşadığı şiddetin araçsallaştırılması değil. Bir kampanyanın çok izlenmesi, onun hayvanları özne olarak görünür kıldığı veya adil bir politik ilişki kurduğu anlamına gelmez.

PETA’nın yükselişi böylece hareketin kamusal görünürlüğünü önemli ölçüde artırırken başarı anlayışını da değiştirdi. Medyada elde edilen yer, bir şirketten alınan taviz ve milyonlarca hayvanı kapsadığı hesaplanan standart değişiklikleri, kampanyaların ölçülebilir sonuçları hâline geldi. Bu yaklaşım 1990’lardan itibaren büyük gıda ve giyim şirketlerini doğrudan hedef alan kampanyalara yöneldi. Fakat şirketlerin hayvan kullanımından vazgeçmesini istemek ile hayvanları hangi koşullarda kullanacaklarını birlikte belirlemek arasında temel bir fark vardı. PETA ve başka büyük örgütler giderek ikinci yolu benimsedi.

Şirket reformları, yeni refahçılık ve abolisyonist eleştiri

Büyük hayvan örgütlerinin şirketlere yönelik kampanyaları; kafeslerin genişletilmesi, gebelik bölmelerinin kaldırılması, yumurtaların “kafessiz” sistemlerden temin edilmesi, kesim sırasında kullanılan yöntemlerin değiştirilmesi ve tedarikçilerin belirli refah denetimlerine tabi tutulması gibi talepler etrafında gelişti. McDonald’s, Burger King ve Wendy’s gibi şirketler, protestolar ve kamuoyu baskısının ardından tedarikçileri için yeni hayvan refahı standartları açıkladı. PETA bu değişiklikleri milyonlarca veya milyarlarca hayvanın yaşam ve ölüm koşullarını iyileştiren zaferler olarak sundu; daha sonra tavukların öldürülmesinde kontrollü atmosfer sistemlerinin kullanılmasını da büyük fast-food zincirlerine yönelik kampanyalarının başlıca taleplerinden biri yaptı.

Belirli bir kafes sisteminin veya öldürme yönteminin değiştirilmesinin, o sistemde bulunan hayvanların yaşadığı belirli bir korkuyu, yaralanmayı veya acıyı azalttığı öne sürülür. Ancak bir değişikliğin bazı zararları azaltabilmesi ile hayvanların kullanılmasına son verilmesine yaklaştırması aynı iddia değildir. Şirket reformları çoğu zaman hayvanın kullanımını tartışma dışı bırakarak hangi kullanım biçiminin kabul edilebilir sayılacağını belirler. Şirket hayvanları satın almaya, kapatmaya, öldürmeye ve bedenlerini satmaya devam eder; hareket ise bu sürecin standartlarını iyileştiren bir paydaş konumuna gelebilir.

PETA’nın 2004’te mezbaha tasarımları yapan Temple Grandin’e verdiği “Vizyoner” kategorisindeki Proggy Ödülü bu yönelimi açık biçimde gösteriyordu. Grandin, hayvanların mezbahalarda yönlendirilmesini ve sabitlenmesini kolaylaştıran sistemler geliştirmiş, kesime götürülürken yaşadıkları korku ve yaralanmayı azaltmaya yönelik denetim ölçütleri oluşturmuştu. PETA onu, mezbahalardaki hayvan yönetimi sistemlerinde yaptığı iyileştirmelerin hayvanların son saatlerindeki korku ve acıyı azalttığı gerekçesiyle ödüllendirdi. Örgüt daha sonra Grandin’i “kurtaramadığımız hayvanlara yardım eden” biri olarak savunmayı sürdürdü (PETA, 2010).

Buradaki sorun Grandin’in belirli hayvanların korkusunu azaltmış olabileceğini inkâr etmek değildir. Sorun, hayvanları öldüren endüstrinin daha düzenli işlemesini sağlayan çalışmaların bir hayvan hakları örgütü tarafından “vizyoner” ilerleme olarak onurlandırılmasıdır. “Kurtaramadığımız hayvanlar” ifadesi de hayvanların öldürülmesini değiştirilemez bir zorunluluk gibi kurar. Oysa bu hayvanlar doğal bir felaket nedeniyle kurtarılamıyor değildi; insanlar tarafından yiyecek üretmek amacıyla yetiştiriliyor ve öldürülüyordu. Hareketin görevi bu kullanımı kaçınılmaz kabul ederek en iyi mezbaha düzenini ödüllendirmek olduğunda, hak talebi hayvan kullanımının profesyonel yönetimine indirgeniyordu.

24 Ocak 2005 tarihli Whole Foods mektubu, örgütlerle şirketler arasındaki bu ilişkinin bir başka önemli örneğiydi. Peter Singer’ın Animal Rights International başkanı sıfatıyla gönderdiği mektupta, aralarında PETA, Farm Sanctuary, Humane Society of the United States, Mercy for Animals, Vegan Outreach ve Viva!USA’in de bulunduğu 17 örgüt, Whole Foods’un “Farm Animal Compassionate Standards” girişimine destek ve takdirlerini bildiriyordu. Mektupta bu standartların milyonlarca hayvanın yaşamını iyileştireceğinin umulduğu belirtiliyordu (24 Ocak 2005 tarihli mektup).

Bu, şirkete özel olarak iletilmiş sessiz bir teşekkür değildi. Whole Foods mektubu tanıtımında kullandı; Singer da daha sonra mektubun şirket tarafından kamusal biçimde kullanılmasını beklediklerini açıkça söyledi. Dahası, bunun hayvanları öldürüp bedenlerini paketleyen bir şirkete “şefkat” atfetmek anlamına geldiği yönündeki soruya olumlu yanıt verdi: İnsanların et yemeye devam edeceği ve bir süpermarketin hayvansal ürün satmaması durumunda müşterilerin başka yere gideceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiğini savundu (Singer söyleşisi, 2006). Böylece hayvan hareketinin itibarı, hayvansal ürün satan bir şirketin ürünlerini daha “şefkatli” bir seçenek olarak farklılaştırmasına doğrudan katkı sağladı.

Whole Foods örneği, refah standartlarının yalnızca hayvanların koşullarına ilişkin teknik düzenlemeler olmadığını gösterir. “Şefkatli”, “insancıl”, “kafessiz” veya “daha iyi” gibi ifadeler, tüketicilere hayvanları kullanmaya devam ederken etik bir tercih yaptıkları duygusunu verebilir. Reform, belirli zararları azaltırken aynı anda ürüne yeni bir ahlaki değer ve şirkete rekabet avantajı kazandırabilir. Hayvanın yaşamı üzerindeki mülkiyet ilişkisi değişmez; fakat bu ilişki daha sorumlu, doğal veya şefkatli bir kullanım olarak yeniden anlatılır.

Kafessiz yumurta işletmesi

Hukukçu Gary L. Francione, bu yönelimi 1996’da yayımlanan Rain Without Thunder: The Ideology of the Animal Rights Movement adlı kitabında bu yeni hayvan hareketini “yeni refahçılık” kavramıyla eleştirdi. Geleneksel refahçılık, hayvanların insanlar tarafından kullanılmasını baştan kabul ediyor ve yalnızca gereksiz acının önlenmesini istiyordu. Yeni refahçılık ise uzun vadede hayvan haklarını veya hayvan kullanımının sona ermesini hedeflediğini söylüyor, fakat kısa vadeli siyasetini yine refah reformları, tek konulu kampanyalar ve hayvan kullanan kurumlarla yapılan uzlaşmalar üzerine kuruyordu. Francione’a göre sorun yalnızca hedefe ulaşmanın yavaş olması değil, kullanılan araçlarla ilan edilen amaç arasındaki yapısal çelişkiydi (Temple University Press, Rain Without Thunder).

Bu eleştirinin merkezinde hayvanların mülk statüsü bulunuyordu. Hukuk ve ekonomi içinde hayvan, çıkarları kendisi için korunan bir hak öznesinden önce sahibine değer sağlayan bir mal olarak görülüyordu. Refah kuralları da çoğunlukla hayvanların çıkarları ile sahiplerinin ekonomik çıkarları arasında denge kuruyordu. Hayvanın daha az yaralanması ürün kaybını azaltıyor, sakin biçimde ilerlemesi kesim hattını verimli kılıyor veya “yüksek refah” etiketi ürünü daha değerli hâle getiriyorsa iyileştirme sistem açısından da yararlı olabiliyordu. Fakat hayvanın yaşamını sürdürme çıkarı, mülk sahibinin onu öldürme ve satma hakkının önüne geçmiyordu.

Yeni refahçılık eleştirisi, her reformun değersiz olduğunu söylemek anlamına gelmiyordu. Belirli bir uygulamanın kaldırılması, o anda bu uygulamaya maruz kalacak hayvanlar açısından gerçek bir fark yaratabilir. Eleştiri, buradan zorunlu bir tarihsel yön çıkarmaya yöneliktir: Daha geniş bir kafes, kafeslerin boşalmasına doğru kendiliğinden atılmış bir adım değildir; daha az korkuyla öldürme, öldürmeme ilkesine doğru kendiliğinden ilerlemez. Reformculuk hayvan kullanımının haksız olduğunu anlatamaz, tam tersine belli koşullarda haklı ve kabul edilebilir sayılacağı konusunda toplumu ikna edebilir.

Şirket kampanyalarının başarı ölçütü değiştirildiğinde hareketin kamusal mesajı da değişiyordu. “Bu şirket artık hayvan kullanmayacak” yerine “bu şirket rakiplerinden daha iyi standartlar uygulayacak” deniyor; veganlık ise hayvan kullanımına karşı herkes için geçerli bir etik ilke olmaktan çıkarak seçeneklerden biri gibi sunulabiliyordu. Şirketin verdiği her taviz bir zafer olarak ilan edilirken, hayvanların başkalarının amaçları için yetiştirilmesi, alınıp satılması ve öldürülmesi tartışmanın değişmeyen zemini olarak kalıyordu.

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde hayvan hareketi önceki dönemlere kıyasla çok daha görünür, örgütlü ve etkiliydi. Endüstriyel tesislerde ve laboratuvarlarda yaşananlar geniş kitlelerce biliniyor; türcülük, hayvan özgürlüğü ve hayvan hakları gündelik dilde daha çok yer buluyordu. Fakat aynı büyüme, hak ve özgürlük kavramlarının refah reformlarıyla iç içe geçirilmesini de beraberinde getirmişti. Hareketin önündeki temel ayrım yeniden belirginleşti: Amaç hayvan kullanımını toplum için daha kabul edilebilir biçimlere dönüştürmek mi, yoksa hayvanların başkalarının amaçlarının aracı olmamasını sağlayacak bir toplumsal dönüşüm müydü?

Bu soru, 21. yüzyılın vegan hareketini şekillendiren tartışmaların merkezinde yer alacaktı. Bir yanda şirketlerle ortak standartlar geliştiren, tüketici tercihlerini kademeli olarak değiştirmeyi hedefleyen ve “daha iyi” hayvansal ürünleri ilerleme sayan büyük kampanya örgütleri; diğer yanda veganlığı hayvan kullanımına karşı hareketin açık ahlaki temeli olarak yeniden kurmaya çalışan abolisyonist yaklaşım gelişecekti.

Sonraki bölüm: Dijital Çağda Veganlığın Yaygınlaşması ve Anlamının Dönüşümü

Kaynaklar

Kitaplar ve akademik çalışmalar

Adams, C. J. (1990). The sexual politics of meat: A feminist-vegetarian critical theory. Continuum.

Brambell, F. W. R. (Chair). (1965). Report of the Technical Committee to Enquire into the Welfare of Animals Kept Under Intensive Livestock Husbandry Systems. Her Majesty’s Stationery Office. Çevrim içi kayıt

Clark, S. R. L. (1977). The moral status of animals. Clarendon Press.

Donovan, J. (1990). Animal rights and feminist theory. Signs: Journal of Women in Culture and Society, 15(2), 350–375. https://doi.org/10.1086/494588

Donovan, J. (2006). Feminism and the treatment of animals: From care to dialogue. Signs: Journal of Women in Culture and Society, 31(2), 305–329. https://doi.org/10.1086/491750

Donovan, J., & Adams, C. J. (Eds.). (1996). Beyond animal rights: A feminist caring ethic for the treatment of animals. Continuum.

Farm Animal Welfare Council. (2009). Farm animal welfare in Great Britain: Past, present and future. Rapor

Francione, G. L. (1996). Rain without thunder: The ideology of the animal rights movement. Temple University Press. Yayıncı sayfası

Francione, G. L. (2022) Tom Regan ve Bir Zamanların Hayvan Hareketi Üzerine Değerlendirmeler (Çeviri: Gülce Özen Gürkan) https://abolisyonistveganhareket.org/2022/07/17/tom-regan-ve-bir-zamanlarin-hayvan-hareketi/

Godlovitch, S., Godlovitch, R., & Harris, J. (Eds.). (1971). Animals, men and morals: An enquiry into the maltreatment of non-humans. Victor Gollancz.

Harrison, R. (1964). Animal machines: The new factory farming industry. Vincent Stuart.

Kirk, R. G. W. (2019). The Silver Spring monkey controversy: Changing cultures of care in twentieth-century laboratory animal research. HoST—Journal of History of Science and Technology, 13(2), 31–59. https://doi.org/10.2478/host-2019-0012

Linzey, A. (1976). Animal rights: A Christian assessment of man’s treatment of animals. SCM Press.

Pacheco, A., with Francione, A. (1985). The Silver Spring monkeys. In P. Singer (Ed.), In defense of animals (pp. 135–147). Basil Blackwell. Çevrim içi metin

Regan, T. (1983). The case for animal rights. University of California Press.

Regan, T. (1985). The case for animal rights. In P. Singer (Ed.), In defense of animals (pp. 13–26). Basil Blackwell. Çevrim içi metin

Ryder, R. D. (2010). Speciesism again: The original leaflet. Critical Society, 2, 1–2.

Ryder, R. D. (2011). Speciesism, painism and happiness: A morality for the twenty-first century. Imprint Academic. Kitap bilgileri

Singer, P. (1973, April 5). Animal liberation. The New York Review of Books. https://www.nybooks.com/articles/1973/04/05/animal-liberation/

Singer, P. (1975). Animal liberation: A new ethics for our treatment of animals. New York Review/Random House.

Sorenson, J. (2011). Interview with Ronnie Lee. The Brock Review, 12(1), 184–190. Çevrim içi metin

Tarihsel belgeler ve kurumsal kaynaklar

Animal Rights International et al. (2005, January 24). Letter endorsing Whole Foods Market’s Farm Animal Compassionate Standards [Letter to John Mackey]. Belgenin kopyası

Hunt Saboteurs Association. (n.d.). HSA history, part 1: 1963—the origins. https://www.huntsabs.org.uk/hsahistorypt1/

North Carolina State University Libraries. (n.d.). Tom Regan papers, 1951–2001. https://www.lib.ncsu.edu/findingaids/mc00236

People for the Ethical Treatment of Animals. (1984). Unnecessary fuss [Film].

People for the Ethical Treatment of Animals. (2004). Visionary: Winner—Dr. Temple Grandin [Proggy Award announcement]. Belgenin arşivlenmiş kopyası

People for the Ethical Treatment of Animals. (2010, February 10). Temple Grandin: Helping the animals we can’t save. https://www.peta.org/news/temple-grandin-helping-animals-cant-save/

University of Leicester. (n.d.). The Oxford Group and the emergence of animal rights. Araştırma projesi sayfası

Yad Vashem. (2003, March 3). Yad Vashem’s response to PETA’s “Holocaust on Your Plate” campaign. Basın açıklaması